alexa

Anılar yıkılmaz - 6

Videoyu Aç Anılar yıkılmaz - 6
A
a

Röportaj: Cihan Yıldırım

Vali’nin çabası, onlarca taraftar
fotoğrafı, kaçan gol ve Sevilla
 
Valilik yaptığı dönemde mesaisinin bir bölümünü ESES’e ayıran Kadir Çalışıcı, Kartal maçında yaşadıklarını unutamıyor. Onlarca maç izleyen gazeteci Soner Uçak, maçtan çok sayısız taraftar fotosu ile gazetenin yolunu tutmasını anlatıyor...
Bir günlüğüne spor muhabirliği yapan gazeteci Orhan Demir çekemediği bir gol pozisyonunu, ESES tarihine hakim birkaç isimden biri olan Osman Cemoğlu da ‘futbol mucizesi’ olan Sevilla maçı anısını paylaştı. İşte bugünkü unutulmaz anılar...
 
Kadir Çalışıcı:
Kadir Çalışıcı
:
Eski eserler bir kentin belleğidir, ruhudur. Eğer kıymetini bilmez, hoyratça yıkar yok ederseniz, o kentin hafızasını, ruhunu ve duygularını, tek kelimeyle kimliğinin bir parçasını yok etmiş olursunuz. İşte Atatürk Stadyumu da Eskişehir için böyle bir değere sahiptir. Hele de bu günlerde her önünden geçtiğimde, hatıralar beni, onun hüzünlü suskunluğunda yıllar öncesine, nice yiğit haykırışlarla yeri göğü inlettiğimiz o ES ES fırtınasının tam da ortasına alıp götürüyor.

''-ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!
- SİYAH KIRMIZI ANADOLU YILDIZI…''

Ortaokul öğrencisiydik. Bu toprakların erken büyümüş, ele avuca sığmaz haşarı çocuklarıydık. ES ES’in maçı varsa, can arkadaşım Sivrihisarlı Azmi Akgöz ile heyecanımız yürekten taşar yere göğe sığamazdık. Yarım kalan rüyalarımızı sıcak yatakta bırakır, kaçak maçak demez kara trene atlar, kendimizi Eskişehir’de, Atatürk Stadyumunda bulurduk. Çoğu zaman paramız olmaz tel örgüleri tırmanırdık. Amigo Orhan’ın şefliğinde dünyanın en büyük orkestrası olmuştuk. Başkaldırıya hazır isyankar yüreklerimizle tufanlar estirip hiç yenilmez zannedilen İstanbul dukalığının devlerini dize getirerek yorgun ve yenik Anadolu takımlarına cesaret veriyorduk.

Çoğu zaman cebinde bir gevrek parası bile olmadan ES ES maçlarını kaçırmayan o Anadolu çocuğu, kaderin hoş bir cilvesi, anasının vatanı bu güzel kente şimdi vali olarak geliyordu. Artık gönül borcunu ödeme ve yarım kalan bir rüyayı gerçekleştirme zamanıydı. ES ES’i hiç layık olmadığı Lig-B’den Süper Lig’e çıkarmak için kolları sıvamıştık. Bu takımın en büyük zenginliği taraftarıydı. Onları iyi tanırdım, onlarla nice acı tatlı hatıralar yaşamış ve onların içinden çıkmıştım. Yine bir ES ES maçı… Rakibimiz Kartalspor. Kendim yaşlansam da duygularım yıllar önceki o haşarı çocuğun taşkın heyecanıyla maçı protokolden izliyorum. Maç neredeyse bitmek üzere… ES ES için çok kritik bir durum. Şampiyonluk iddiamızın sürmesi için Kartalspor’u mutlaka yenmemiz gerek. Fakat bir türlü gol sesi yok. Ben dahil bütün taraftarlarda heyecan dorukta. Gol olması için dua etmeyi geçtik neredeyse hatim ediyoruz.

Hakemin maçı tam bitireceği anda Alper’in doksandan çektiği şut gol olmasın mı? Aman Allah! Atatürk Stadyumu yıkılıyor. Hepimiz sevinçten çıldırmış havalardayız. Fakat o da ne? Kapalı tribünün sağ tarafında bulunan taraftarlar yönünde birden bir kargaşalık başladı. Polislerle taraftarların birbirine girdiğini gördüm. Diğer yandan Çevik Kuvvet de orada bulunan polislere yardım için kalkanlarını ve coplarını çekerek taraftarlara saldırmasın mı? Eyvah dedim, eyvah! Bu karmaşa paniğe dönüşürse korkunç sonuçları olur bunun. Sahalarda görülmeyen bir şey değil. Gözlerimiz önünde onlarca ölümle biten çok olay gördük. Bir an gözlerim Emniyet Müdürü’nü aradı, ama kimseyi göremedim.

Kaybedecek zaman yoktu. Anında fırladım protokolden. Bir anda kendimi tam da kargaşanın ortasında buldum. Neyse ki olaya zamanında müdahale edip polis ve taraftarları yatıştırıp, Çevik Kuvvet’i geri gönderdim. Anladım ki ortada bir şey yoktu. Sevinçten hoplayan, zıplayan taraftarları orada bulunan tecrübesiz bir polis memuru “ne hopluyorsunuz, zıplıyorsunuz lan!” diye coplamaya başlamış ve ortalık hiç yoktan bir anda karışmış. Korkum oydu ki, kargaşalık kitlesel bir paniğe dönüşür, bilhassa kadın ve çocuklar başta, birçok kişi ezilebilirdi. Sonuçta taraftarımızla kucaklaşıp, bir süre birlikte sevindikten sonra yerime dönmem gerektiği aklıma geldi. O da ne? Birisi dikenli, iki bariyer vardı karşımda ve ben bunları aşamıyordum. Birkaç sefer deneme yapmama rağmen bir türlü aşamadım. Hayret! Hopluyorum olmuyor, zıplıyorum olmuyor, bir türlü aşamıyorum! Ben buraya bu tel örgüleri aşarak gelmiştim hâlbuki? Neyse ki, korumalarla görevliler yardıma koşup, destekle bariyerleri atlamamı sağladılar. Şimdi hala taaccüp ederim… Olaya müdahaleye giderken saniyeler içinde atlayıp geçtiğim tel bariyerleri; olayları yatıştırıp, geri dönerken niçin aşamamıştım ki? Şimdi daha iyi anlıyorum; bana o engelleri atlatan şey, şu sıralar enkaz haline getirilen Atatürk Stadyumunun cefakar taraftarıyla bütünleşmiş büyülü atmosferi olsa gerek..!”

Soner Uçak:
Soner Uçak:
Soğuk buz gibi hava. Eskişehirspor rakibi hatırlayamadım ama rakibi karşısında önde. Buz gibi havaya rağmen açık tribündeki taraftarlar coşuyor. Bilenler bilir Eskişehirspor taraftarı ile takım arasında doku uyuşursa taraftar takımın temposunu belirler. Bir üst akıl anlayacağınız. Takımı bırakıp taraftara bakıyorum. Soğuk hava ve EsEs 1-0 önde. Fakat taraftarlar takım son dakika golüne boyun eğmesinden endişeli olduğu için farkı attırma peşinde. Bağırdıkça bağırıyor. Açık tribün yıkıyor ortalığı; “es es gol gol gol... Ve protokole bir sitem; sosyete ayağa! Sosyete sıkıyorsa kalkmasın. Hepsi mum gibi. Tribünde heyecan artıyor. Bazı taraftarların çatlayan sesi kulağıma kadar geliyor. Derken meşin yuvarlak santimlerle ölçülecek bir mesafede başımın yanından geçiyor. Top kulüp çalışanı Ercan’ın başında patlıyor. Bir şey oldu mu diye yanına gidiyorum. Ercan “o gol nasıl kaçar abi” edasında... Çok şey olmuştu anlayacağınız. Atatürk Stadı’nda böyle çok maç yaşamışımdır. Sahayı bırakıp çok daha fazla heyecan ve samimiyetin başrol aldığı tribünlerin o seyrine doyum olmaz manzarasını çok maça tercih etmişimdir. Maçtan kare yakalayamadan sayısız taraftar fotosu ile gazetenin yolunu tuttuğum. Top Ercan’ın kafasına çarptı ne ki, stadı başıma yıktılar vesselam.

Orhan Demir:
Orhan Demir:
Senesini tam hatırlayamıyorum ama 90'lı yıllardı, çalıştığım gazetede belediye ve vilayet muhabirliği yapıyordum. Gazetemizin spor muhabiri Ali İhsan Sarıçoban ameliyat olmuştu ve hastanede yatıyordu. Bana da gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni rahmetli Önder Baloğlu tarafından bu maç için spor muhabirliği görevi verilmişti. İlk kez kale arkasından fotoğraf çekecektim. Eskişehirspor-Kocaelispor maçıydı. Eskişehirspor o gün 2 gol atmıştı ama ben golün ancak birini çekebilmiştim. O yıllarda her ne hikmetse gazetelerde gol fotoğrafı yayınlamak çok önemliydi. Diğer golü çekemedim diye üzülmüştüm. Ayrıca rahmetli Önder abiye de ne diyeceğimi düşünüyordum. Gazeteye geldikten sonra rahmetli Önder abi; “Çektiğin fotoğrafları getir, göreyim” dedi. Ben de negatifleri kendisine verdim, ışıkta baktı ve bana dönerek, “Golün biri nerede?” dedi. Ben de “Abi ben vilayet ve belediye muhabiriyim. Vali ve Belediye Başkanı kurdele keserken açılışlarda hepimizin fotoğraf çekmesini bekliyorlar. Ama futbolcular öyle değil ki abi, bizi beklemeden golü atıp geçiyorlar” diyerek kendimi savunmuştum. Önder abi de bu sözümü köşe yazısında, “Vilayet ve belediye muhabirini maça gönderirsek olacağı buydu” şeklinde dile getirmişti. Atatürk Stadyumu'nda yaşadığım bu anıyı hiç unutamam.
 
Osman Cemoğlu:
Osman Cemoğlu:
Eskişehirspor’un 1965-1975 yılları arasındaki o  (Wonder team) harika kadrosunu  unutmak mümkün değil. Kuruluştan sonraki bu 10 yıllık süreçte öyle zaferlere tanık olduk, öyle büyük anılar yaşadıkki. Hangi birisini anlatayım? Ama futbolda da mucizelerin yaşandığını, herşeyin bitti dendiğinde bitmediğini, bu oyunda hakemin son düdüğüne kadar herşeyin mümkün olduğunu  Sevilla maçında gördük...

Kurulduğu yıldan, 5 yıl sonra Türkiye Liglerini domine etmeye başlayan ve Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi ülkenin en eski ve en büyük kulüplerini adeta “Patricia Kasırgası” gibi önüne katıp süpüren Eskişehirspor, o zamanki adı “Fuar Şehirleri Kupası”, şimdilerde ise UEFA Avrupa Ligi olarak bilinen, Avrupa’nın 2 nolu kupasının ilk turunda İspanyolların ünlü Sevilla kulübü ile eşleşiyor... 5 Eylül 1970 Cumartesi akşamı, kavurucu bir Akdeniz sıcağında oynanan ilk maçı İspanyollar zorlukla 1-0 kazanıyor.  Rövanş iki hafta sonra 16 Eylül’de oynanacak… Bir tarafta 60 yıllık birikime sahip İspanyol devi, diğer tarafta 5 yaşını henüz doldurmuş genç futbol devrimcisi… Bütün futbol otoriteleri Sevilla’nın turu zorlanmadan geçeceğine inanıyor. Ancak sahada 11 tane aslan yürekli delikanlı, tribündeki 15 bin sevda neferini arkasına almış onur mücadelesi vermeye başlıyor…

İlk 45 dakikada iki tarafında üstünlük kuramadığı başa baş bir mücadele izliyoruz. Beklenmedik şekilde diri, canlı ve istekli bir Eskişehirspor var karşılarında. Deneyimli İspanyol ekibi savunmada en ufak hata yapmıyor. Çünkü ilk maçtaki 1-0’lık sonuç onlara yetiyor… Oyunun 79. dakikasında Sevilla kaptanı Acosta takımını 1-0 galibiyete taşıyor. Bütün umutlar bir anda sanki Atatürk Stadı’nın çimlerine gömülüyor… O dakikaya kadar ciddi bir gol pozisyonuna dahi giremeyen Eskişehirspor’un, kalan 10 dakika 3 gol atması için bir futbol mucizesi gerekiyor… Artık stadın yarısı boşalmış Alman hakemin son düdüğü çalması bekleniyor… Ama gökyüzünde maçı izleyen futbolun ilahlarının gönlü razı olmuyor Anadolu Yıldızı’nın elenmesine…

Son dokuz dakikaya girildiğinde, umutlarını tümüyle yitirmiş olan takımın sahadaki iki oyuncusuna sanki sihirli bir el dokunuyor… Biri attırıyor, diğeri atıyor; tak, tak, tak! O ana kadar tribünleri terk etmeyenler, birbirlerine gözyaşları içinde sarılıyor. Bir futbol mucizesine tanık olmanın mutluluğunu yaşanıyor… 3-1’lik skorla yenilen Sevilla, o yıllarda pırıl pırıl akan, şehrin altın gerdanlığı Porsuk’a resmen gömülüyor… Ve Eskişehirspor’la birlikte Fethi Heper ile İlhan Çolak futbol tarihimize isimlerini altın harflerle yazdırıyor…
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat