Kutup rüzgârlarının, permafrostun ve sessizliğin içinde yer alan bu tohum ambarı, dünyanın farklı coğrafyalarından gelen milyonlarca bitki türünü saklayarak tarımsal çeşitliliği korumayı hedefliyor. Savaşlardan iklim krizine, doğal afetlerden teknolojik arızalara kadar birçok senaryoya karşı “yedek” olarak tasarlanmış durumda.
Dünyanın en uç noktasında yer alan bu tohum deposu, aslında yalnızca felaket senaryoları için değil, her gün karşılaşabileceğimiz tarımsal krizler için de geliştirilmiş bir güvenlik ağıdır. Crop Trust ve Nordic Genetic Resource Center (NordGen) ile birlikte Svalbard (Norveç) adasındaki bu tesiste dünyadaki bitki genetik çeşitliliğinin korunması amaçlandı. Tesisin en temel amacı, çeşitli sebeplerle kaybedilme riski taşıyan tohum ve bitki genetik materyallerini yedeklemek. Bu riskler arasında savaşlar, doğal afetler, iklim değişikliği, genetik çeşitlilik kaybı gibi çok yönlü tehditler yer alıyor. Böylece bir bölgedeki yerel tohum bankası zarar görse bile “küresel sigorta” işlevi gören bu depo devreye girebiliyor. Kuruluş aşamasında seçilen yerdeki coğrafi özellikler de amacına hizmet ediyor: Uzak, siyasi istikrarlı, doğal risklerin nispeten düşük olduğu ve yeraltı soğuğu sayesinde devamlı koruma sağlayabilecek bir bölge.
Bu depo, sıradan bir depo değil; çevresel ve teknik olarak olağanüstü koşullarda işletiliyor. Yer olarak Svalbard adasındaki bir dağın içine kazılmış durumda. Yeraltı soğuğu (permafrost), kalın kaya blokları ve seçilmiş yükseklik sayesinde doğal bir koruma sağlanıyor. İç mahallinde tohumlar −18 °C civarında bir ortamda saklanıyor, böylece uzun süre bozulmadan kalmaları hedefleniyor. Tesisin tüneli, soğuk kaya tabakaları, çift kapılı çelik sistemler gibi güvenlik unsurları da barındırıyor. Bina mimarisi de işlevsel olduğu kadar sembolik: Sert arktik ışıkta karşı kayan beton eğimi, çelik köprüyle dağa bağlanan giriş… Tüm bunlar yalnızca teknik değil, aynı zamanda “göz-önünde” bir hatırlatma görevi de görüyor.
Tesis her ülkeden tohumları kabul ediyor ve her biri bir “yedek” işlevi görüyor. Depolanan materyaller yalnızca temel gıda bitkileriyle sınırlı değil; yabanı türler, geleneksel çiftçi tohumları, bölgesel adaptasyonlara sahip çeşitler de bulunuyor.Örneğin pirinç, buğday, arpa, darı gibi dünya gıda güvenliği açısından kritik bitkiler bu depoda ciddi temsil ediliyor. Depoya gönderilen tohumlar aslında ilgili ülkenin sahip olduğu gen bankalarından geliyor ve mülkiyet hakları gönderene ait kalıyor. Böylece ulusal sahiplik korunuyor, fakat küresel düzeyde bir “yedekleme” sistemi de tesis edilmiş oluyor.
Her ne kadar “güvenli liman” olarak tasarlanmış olsa da, bu tür büyük ölçekli projeler de tamamen risksiz değil. Özellikle iklim değişikliğinin etkileri burada somut olarak ortaya çıkıyor. Örneğin, permafrostun çözülmesi ve aşırı yağışlar sonucu tünel girişinde su birikmesi yaşanmış durumda. Ayrıca ‘yeni normal’ olarak tanımlanan iklim koşulları, tesisin ilk başta varsayılan doğal koruma koşullarını yeniden düşünmeye sevk etti. İç iklimlendirme sistemleri, dış koşullara karşı ek önlemler gerektiriyor. Bir başka mesele ise “kullanım” senaryosu: Bu tohumların ihtiyaç halinde yeniden tarım sistemlerine kazandırılabilmesi, lojistiği, adaptasyonu ve biyoçeşitliliğin eski haline getirilebilmesi gibi adımlar gerektiriyor. Yani sadece saklamak değil, “geri kullanmak” da önemli.
Bu depo yalnızca Norveç-Svalbard meselesi değil; tüm insanlığın gıda güvenliğini ilgilendiriyor. Kültürel çeşitlilik, tarımsal çeşitlilik, genetik kaynaklar… Bunların yok olması demek, gelecekte yeni hastalıklara, iklim koşullarına, zararlılara karşı dirençsiz kalmak demek. Örneğin geçmişte çok sayıda meyve ve sebze çeşidi kaybedildi, tarımda çeşitlilik daraldı. Dolayısıyla bu tür bir “yedek mekanizma”, dünya çapında tarım sistemlerinin çökmesi ya da geri çekilmesi halinde yeniden ayağa kalkabilmesine katkı sağlayabilir. Siyasi krizler, doğal afetler, iklimsel değişimler gibi faktörlerin artmasıyla, çiftçi-tohum ilişkisi daha kırılgan hale geliyor. Depo böyle bir kırılganlığa karşı bir sigorta gibi işliyor.
Bu sistemin sürdürülebilir olması için birkaç husus öne çıkıyor. Öncelikle iklim değişikliğine karşı adaptasyon kapasitesi artırılmalı, yani tesisler yalnızca “bugünkü koşullara” değil “geleceğin daha sıcak, daha ıslak/kurak” koşullarına da hazırlanmalı. Ayrıca küresel işbirliği güçlendirilmeli; daha fazla ülke katılmalı, özellikle tohum çeşitliliği yüksek olan gelişmekte olan ülkeler bu sisteme dahil edilmeli. Bir diğer önemli nokta: Tohumların “uyarı durumundan çıkıp kullanıma hazır hale getirilmesi” mekanizmaları önceden planlanmalı. Yani sadece muhafaza değil, “geri döndürme/adaptasyon” süreçleri de düşünülmeli. En sonunda da toplumda bu tip girişimlerin önemi hakkında farkındalık artırılmalı; çünkü bu bir “felaket senaryosu” hazırlığı olmakla birlikte, aslında bugünün tarımı için de bir güvence.
Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...
AK Parti’de Eskişehir için ikinci şans istisna olur mu?
Tarkan Demir
Albayrak’ın başı çok ağrıyacak
Kerem Akyıl
Silahları evinizden uzak tutun!
Kaan Özcan
Eskişehir’in ihtiyacı vardı
Seval Erci
Eskişehir'in komşusunda öyle bir miras var ki...
Funda Morgül
Bu bayram ihmalin bedeli ağır olmasın
Ümit Polatbaş
Bornova Afyonspor’dan daha zor rakip
Ahmet D. Canoruç
CHP’liler önce birbirini kazanabilirse sonra seçimleri de kazanab…
Meltem Karakaş
Gürhan Albayrak ve Eskişehir İçin Yeni Bir Dönem
Rifat V. Halas
Sürdürülebilir kulüp kültürü
Konuk Kalem
2023 yılında bizi neler bekliyor?
Tülin Karagöz
Düşükler neden tekrarlar?
Op. Dr. Alper Turgut
Sağlığınız için
Uzm. Dr. Burcu Aydemir Efelerli
Vatandaşları aydınlattık
M. Murat Aslan
Hayır, o yaşamak istiyor
Seda Göksoy
