Ne mutlu bana ki, ülkemin her bölgesini gezip görme olanağım oldu. 81 il 957 ilçemizin bulunduğu bu muhteşem coğrafyanın çok büyük bölümünü karış karış gördüm. Emperyalistlerin ve onun maşalarının ne denli haklı olduklarını bu yüzden iyi bilenlerdenim! En son gezi durağım Mardin’di. Yıllardır çok merak edip bir türlü gidemediğim bu ilimizi altı gün boyunca doyasıya yaşadım. İnsanlarımızla her otobüs yolculuğumda bire bir sohbetler ettim. Bolca fotoğraflar çekerek tarihe not düştüm…
Mardin deyince aklınıza ne gelir bilemem. Lakin bir gerçek var ki Mardin gerçek anlamla dedikleri gibi bir medeniyetler kenti. İpek Yolu güzergâhında olup, farklı dini inançlardaki insanların kaynaştığı bir kent burası! Sanatsal açıdan da tarihi değeri olan camiler, türbeler, kiliseler, manastır ve benzeri dini eserler barındırmakta… Eski ve Yeni Mardin olarak iki ayrı yerleşim biriminden oluşuyor. Yeni Mardin’den tek satır söz etmeye gerek yok. Malumunuz, alışageldiğimiz çarpık betonlaşmadan ibaret. Ama Eski Mardin gerçekten insanı büyülüyor. Otantik yapılar arasına serpiştirilmiş o iğrenç beton yığınlarını saymazsak, gerçekten yüz yıllar ötesine gidip geliyorsunuz zaman tünelinden. Ne yazık ki yol sorununu bile hala çözememiş beceriksiz yönetimler. Geçtiğimiz yıllarda kilit taşları(ya da parke taşları)döşenmiş mevcut yol yine köstebek yuvası gibi yeniden kazılıp döşeniyordu. En başta esnaflar olmak üzere halk inanılmaz öfkeli yöneticilerine. Kayseriye Pasajında(eski kaçakçılar çarşısı) alışveriş ettiğimiz esnaftan, yolun yapılmamasından dolayı dert yanmalara tanık olduk. Ve sohbet ettiğim bir genç kardeşimin içimi dağlar sözleri hala kulaklarımda çınlıyor; “Ağabey, sizler beş gün kalıp gidiyorsunuz. Buranın kıymetini bilin diyor her gelen turist. İyi de biz üç yüz altmış beş gün buradayız. İş yok, aş yok, gelecek yok! Bizim kıymetimizi kim bilecek peki…”
Sayısız tarihi eser, yapı gezip gördük. Bizim medreselerle(örneğin Kasımiye Medresesi), Hıristiyanların ibadethaneleri arasındaki bariz farkı gördük(örneğin dünyanın ayakta duran en eski Süryani Ortodoks manastırı Mor Gabriel)... Sahip çıkmaktan aciz olduğumuz kültürel değerlerimizin içler acısı haline tanıklık ettik. Hıristiyan ibadethanelerinde mutlaka bir din görevlisi rehberlik ediyor önümüze düşüp. Sabırla ve insanların ilgisini çekecek biçimde, sevdirerek anlatıyorlar anlatacaklarını. Giderken de adeta uğurluyorlar of puf etmeden. Bizim görevliler de adeta “ulan ne işiniz var burada, defolun gidin başka işiniz mi yok” edasındalar tabir caiz ise. Mardin’e gelip Midyat’ı görmemek olur mu dedik düştük yollara. Midyat altmış bin nüfuslu, çok daha düzenli bir yerleşim merkezi. Adeta Akdeniz iklimini yaşıyordu baharın son günlerinde. Gümüşe ve Süryani şarabına(özellikle de mahlep şarabı) ilgi duyanlar için adeta bir cennet burası. E tabii işin içine yeme içme girdi mi lebeni, mumbar dolma, Midyat kebap, mehir gibi yerel yemeklerini saymadan geçmemek gerekir. Midyat’lı güzel insanları anmadan yazımı noktalarsam ayıp etmiş olurum. Bizimle sabahtan akşama dek ilgilenen, önümüze düşüp rehberlik eden Tarık Ziya Şimşek ve değerli meslektaşım(eşi) Ayfer Şimşek’e sonsuz teşekkürlerimi sunmak isterim. Anadolu insanının paylaşımcı ve içten yanını bizlere yaşattıkları için, yüreklerimize yaşama sevinci kattıkları için… Aslında insanlar hangi ırk, hangi din, hangi inanıştan olursa olsun öylesine güzeller. Ama insanı insanlığından çıkaran, kardeşi kardeşe kırdıran o alçak emperyalist güç olmaya görsün!