Ömer Seyfettin'in de başını kesmişlerdi!

Şinasi Kula yazdı

12 Nisan 2016 09:00
A
a
“Mimar Sinan'ın cesedini bile koruyamadık...”
Bu açıklamayı yapmalarının mutlak bir gerekçesi vardır kendilerince. Devlet adına bir özeleştiri yapıp tarihten özür dilemek midir amaç? Ya da Cumhuriyeti kuranları ve sürdürenleri kastederek bir suçlamamıdır çok net anlaşılmış değil! O zaman geriye dönüp bir baktığımızda, koruyamadıklarımızın listesini tutmaya kalktığımızda ne defter yeter ne de kalem! Anadolu toprakları üzerinde geçmiş medeniyetlerin birer izi olarak;“tarihi eserler” adı altında koruyamadıklarımızla başlayalım isterseniz. Cumhuriyet değerlerini koruyamadığımız gerçeğine gelelim oradan. Atatürk’ün Milli Eğitim müfredatından çıkarılıp koruyamadığımızı da ekleyelim. Kişilere indirgediğimizde ise Ömer Seyfettin örneğini verelim…
Ne yazık ki, geçmiş zamanda Ömer Seyfettin'in cesedine karşı da benzer bir saygısızlık suçu işlenmiş! Ömer Seyfettin 6 Mart 1920'de öldüğünde, Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde imiş…
Ömer Seyfettin Kadıköy yakasında kira evinde, yalnız yaşar. Reşat Nuri’nin “Münferit Yalı” adını taktığı evde bir başınadır. Kaç zamandır yemek de yiyemez. Son günlerinde ateşli hastalığı ilerlemiş, adeta kendini kaybetmiştir. Onunla ilgilenebilen en yakın arkadaşı Ali Canip hemen her gün uğrayarak, biraz yemesi için evinden yemek getirir. Kendini kaybetme derecesinde ağırlaşınca, onu bir faytonla Numune Hastanesi'ne götürür...
Hastanede yattığı süre içinde gözlerini açmaz. Arada bir, “çocuk, çocuk” diye uzun süredir yüzünü görmediği kızını sayıklar.
Ömer Seyfettin kalbinde yanan özlem ateşi içinde ölmüştür!
                                         ***
Ünlü yazarı hastanede tanıyan kimse yoktu. Onun bedenini sahipsiz bir ölü, bir kadavra olarak değerlendirmek istediler. Cesedinin çevresinde tıp fakültesi öğrencileri toplanmıştı ve hastane hademesi cesedi üzerine elini koymuş olarak önce fotoğraf çektirdiler. Sonra hademe bir testereyle kıtır kıtır başını kesti cesedin!
Fotoğraf gazetelerde yayımlanınca, onu tanıyanlar telaşla hastaneye koşup, başsız cesedi kurtarmaya çalıştılar...
                                          ***
Sahip çıkmak!
Ne güzel bir deyim…
Dünyada en güzel olanı da anne ve babanın yavrusuna sahip çıkmasıdır mesela. “Eti senin kemiği benim” avuntusu içerisinde çocuğunu kirli ellere bırakmamasıdır. O minicik yavrusunu tecavüzcülerin ellerine kendi elleri ile teslim etmemesidir. Dini de Allah’ı da en iyi öğretmesi gereken aile iken, bunu bir başkalarına havale edip yan gelip yapmak adına çocuğuna bu kötülüğü yapmamalıdır. Sahip çıkmalıdır çocuğuna! Çocuğuna sahip çıkan bir ulus geleceğine ve yarınlarına sahip çıkar kısacası…
Sahip çıkmak!
Ne güzel bir deyim…
Devlet emeklisine sahip çıkmalıdır mesela!
Emekli ikinci işinden de emekli olmamalıdır, insanca-kaygısızca yaşabilecek bir ortam sağlanmalıdır emekliye.
Üniversiteyi bitirmiş milyonlarca gencine sahip çıkmalıdır mesela! Bunalıma girip intihar etmeyi kurtuluş yolu olarak görmemelidir o Allah’ın masumları…
Cumhuriyetin tüm nimetlerinden yararlanıp, bu sistemin altını oymayacak kadar onurlu olmalıdır insan dediğimiz canlılar. Ekmek yediği tekneye ayıp etmemeyi erdemden insanlıktan ahlaktan saymalı mesela. Yani her şeyini borçlu olduğu vatanına dolayısı ile Cumhuriyetine sahip çıkmalı…
Sahip çıkmak!
Ne güzel bir deyim…
İnsan olan için elbet…
 
 
SİZİN SESİNİZ
 
Eskişehir’deki cesur kadınlar…
 
Öncelikle genelden özele doğru bir tahlil yapacak olursak; ortaya çıkan tablonun pek iç açıcı olduğunu söylemem olası değil ne yazık ki! Özellikle eğitimsiz bırakılan, dört duvar arasında bir yaşama mahkûm edilen(dayatılan) kadının sosyal konumu iç açıcı değil. Belli kentlerdeki belli konumdaki kadınların bu tahlilime tepki vermeleri de gerçeği zerre kadar değiştirmez inanın. Şimdiki zamana gelecek olursak, kadın günümüzde cinsel obje ya da çocuk doğurmak üzere programlanmış canlıdır sadece. Bunun aksini söyleyecek beri gelsin! Eskişehir’de durum olumlu anlamda tabii ki farklıdır. Her şeyden önce iyi ki iki tane koca üniversitenin izleri var. Değişik toplulukların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı paydasında oluşturduğu hoşgörü havası var. Bir de bu kente iyi bir rehber olmuş, kenti Anadolu’nun incisi diye tüm Türkiye’ye tanıtan bir toplum önderi var…
Bu nedenlerden ötürü Eskişehir kadını İzmir’den sonra aydınlanmadan nasibini almış kesimdir. Fakat bir sıkıntı var ki kendini ifade etme eyleminde hala gerekli donanım ve cesareti elde edememiş görünüyor. Birkaç tanınmış isim dışında Eskişehir Kadını sosyal yaşamın bizzat içinde değil. Tuzu kuru ailelerinin magazine yönelik yaşamlarından bahsetmediğimi beni tanıyan herkes bilir. Ben ülkesinin gerçekleri ile ilgili, Cumhuriyet değerleriniz faziletini kavramış hanımefendilerden bahsediyorum. Cesaret gösterme konusunda ne yazık ki gerekli adımları atamıyorlar…
Not: Nedenlerini örneklerle yazacağım ileride…
 
 
OZANCA
 
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: Vatan tehlikedeymiş, batıyormuş
Lâkin hani, milyonları örten şu yığından
Tek kol da yapışsam demiyor bir taraftan!
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryat ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ' deme, yılma.
Ey millet-i merhume, sakın ye'se kapılma.
                           Mehmet Akif Ersoy(14 Mart 1913
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu Eskişehir haberi ilginizi çekebilir! İlginç Eskişehir haberi