Anladım ki bu senede yaz tatili benim için yine hayal olacak. Hiç değilse hafta sonlarını değerlendireyim de farklı mekânlarda iki gün olsun değişik bir hava soluyayım. İnsan sürekli aynı coğrafyada ve aynı sorunlarla baş başa bir ortamda üretkenliğini de yitiriyor işin doğrusu. Yârimi de yanıma alarak Cuma akşamı İstanbul’un yolunu tuttum. Yüksek Hızlı Trenden birkaç gün öncesi yerlerimizi ayırtmış olmanın rahatlığı ile henüz yarım yamalak vaziyetteki tren garımızdan hareket ettik. Şanslı olduğumu hep söylerim. Hani bardaktan boşanırcasına yağmur yağsa gökten bir damlası benim tarlaya düşmez dedikleri türden bir şans benimki! Herkes Mersin’e giderken ben tersine yolculuk edenlerdendim.
Eşimle sırtımız gidiş istikametine dönük biçimde bir yolculuk yaptık. Allah’tan mide bulantısı vs gibi sorunumuz yok! Karşımızdaki iki yolcu ile göz göze böcül böcül bakışarak romantik bir yolculuk ettik. Bir de koltuklarımızın geriye yatmadığını eklemeliyim yazıma. Oklava yutmuş gibi dimdik biçimde koltuklarımızı yatıramadan şekerleme de yaptık tabii kimi zaman. Son durağı İstanbul Pendik biliyorsunuz trenin. Gideceğimiz yer Bakırköy, yani Avrupa tarafı. Dediler ki; “buradan Bostancı’ya taksiyle gidin, oradan feribotla gidersiniz…” Bir saate yakın yolculuk sonrası Bostancı iskelesine adım attık ki; “Bakırköy’e son feribot kalmıştır” anonsu ile mıhlandık kaldık olduğumuz yere. Fikir danıştığımız insanlar dolmuşlara binip Kadıköy iskelesine gitmemizi, oradan gemi ile Eminönü’ne varmamızı ve oradan da Bakırköy’e vasıtalarla gidebileceğimizi öğütledi. Aynen Kadıköy iskelesine vardık, lütfen inanın şu anonsla karşılaştık; “Eminönü’ne son feribotumuz hareket etmiştir…” Şaka sandım, kameralar aradım bizim gibi taşradan gelenleri gizlice ti’ye alan! Fakat şaka değildi ve biz de Kabataş’a gidip oradan devam etmeyi uygun gördük. Zaten sevgili arkadaşım Ali Avni işin içinde bir terslik olduğunu anlayınca yollara düşüp bizi aramaya başlamıştı bile. Kabataş’ta bizi bekliyordu aracı ile. Zulüm gibi bir tren yolculuğundan sonra bir dost yüzü görmenin huzuru ile yaşadıklarımızı unutuverdik anında. Buluşma saatimiz gecenin 22.30’u olsa da zaman içerisinde gerilimli yolculuğumuzdan eser bile kalmadı. Demlenen sohbetimizi süsleyen kahkahalarımız gök kubbeye karıştı gitti…
İstanbul gerçekten de sayısız kereler gittiğim ama her defasında kendimi ait hissedemediğim bir metropol. Bu kez sanatçı arkadaşım Ali Avni’nin ve güzel çocuklarının eşliği sayesinde antipatik gelmedi bana. Bu yaşa dek gitmeye olanak bulamadığım(bu ayıp da bana yeter) Topkapı Sarayı’na ben de eşim de hayran kaldık. Saatlerce rüyada olduğu gibi etkisinden, sihrinden kurtulamadık. İnanılmaz güzelliklere tanıklık ettik. Etkilendiğim anlardan birisi de şuydu; Fatih Sultan Mehmet’in emri sonrası padişahlar yemeklerini tören biçiminde ama hep yalnız yemişler. Düşündüm ki bizim Mustafa Kemal’imiz de tam tersine, tüm yemeklerini dostları ve silah arkadaşları ile yemiş. Hayata ayrı pencerelerden bakışın en önemli örneği bu dedim kendi kendime…
İki konu üzerinde mutabık kaldık yârimle İstanbul dönüşü. Birincisi Mustafa Kemal’e olan sevdamızla gururlanmaya devam ederek, ikincisi bir daha İstanbul’a asla hızlı trenle gitmeyerek. Ta ki Haydarpaşa’ya dek YHT hattı uzatılana dek…