Hayatım boyunca gizli saklı, içten pazarlıklı, ya da kendim olmanın dışında hiçbir maske takınmadım. Kendimi bu yüzden seviyorum inanın. Demem şu; bu özelimi köşe yazım yolu ile kitlelerle paylaşmaktan da zerre kadar çekinmiyorum. Çünkü söz konusu kişi benim hayatta en çok sevdiğim ve gerçekten de gurur duyduğum sevgili oğlumdur. Dünyadaki tüm kirliliklere karşın kendisini izole etmek isteği yüzünden çektiği sıkıntılarını kontrol altına alacağı günlere gittikçe yaklaşan canımın bu parçası ile hep gururlandım ömrüm boyunca…
Oğlumun muhtelif dergilere yazdığı birbirinden şaşırtıcı köşe yazıları vardır. Bu yazılardan bir tanesine gelen yorumlara bizzat tanığım. Zülfü Livaneli gibi bu halkın baş tacı ettiği bir ozan aynen şuna benzer bir yorum yazmıştı yazısının altına; “yazınızı okurken başım dönse de, bir çırpıda okuyuverdim. Sizi şimdiye dek neden tanıma olanağımız olmadı sevgili kardeşim?”
Bizim tek boyutla gördüğümüz(hatta bazı güruhlar o boyuttan da mahrumdur, görmez ama sadece bakar)bu hayatı onlar üç boyutlu görür. Tüm çıplaklığı, tüm ayrıntıları ile hem de. Canımın bu parçasını ziyarete gidip geldiğim süreç içerisinde, orada bir kızımızı tanıma olanağım oldu. Ben ona kısaca MARAL demek istiyorum. Çünkü bu isme çok yakışan yavru ceylan bakışlı bir evlat o. Maral’ın gerçekleştirmek istediği en büyük ideallerden bir tanesi kitabının yayınlanması. Şimdi ona ait bir yazının kısa bir bölümünü paylaşıyorum sizlerle…
“Hayat ve rüya… İkisini birbirinden ayıran ayrıntı nedir? Rüyada gördüğümüz olayları gerçek hayatta uygulayabilir miyiz? Uygulasak bile hangi etkenler göz önünde bulundurulabilir? Mesela uykumuzda görülen kâbuslar en azından o günümüzü zehir edebiliyor. Ya da hoş bir rüya günümüzü güzel geçirmemizi sağlayabiliyor. Bunlar için tepkimiz nedir? Cevabı çok basit, karşındaki insanın ne yanıt verdiğine bağlı…
Konuştuğun insan sana olumsuz yanıt verdiğinde, en güzel rüya bile gün içinde sana zehir haline gelebiliyor. Sonrası malum… Akşam o güzel rüya bile kâbusa dönüşebiliyor. Hayat bu, acı tatlı anılarıyla dimağımızı doldurmaya devam ediyor. En iyisi o seni nereye yönlendiriyorsa o yöne doğru yürümektir…”
Bu Maral kızla sohbet ederken bir cümlesi yüreğimi sızlattı. “Ben yüzde kırk beş engelli raporluyum ama arzum ona sığınarak maaş bağlanması ya da yardım değildir kesin kes! Alnımın teri ile çalışıp kazanmak istiyorum. Benden çok daha zor koşullardaki engelli kardeşlerimin önüne geçip onlara yapılması gereken yardıma engel olmak istemiyorum…”
İhtirasları, egosu, tatminsizliği nedeni ile ülkeyi zor günlere sürükleyen yöneticilerin tavrına bakın, bir de benim Maral kızımın merhametli yüreğine bakın! Ruhundaki karanlıkların tatminsiz hırçınlığı içerisinde hareket ederek, ikbalinin dışında hiçbir şeyi umursamadan, ülke insanını Diyarbakır karpuzu gibi bölen zihniyete bakın. Bir de benim merhametli yürek taşıyan Maral kızıma bakın! Merhamet, vefa, vicdan gibi insani donatılardan zerre nasibini almayan, kafasındaki takıntının tatminsizliği ile ülkeyi karanlıklara doğru hiç acımaksızın yönlendiren ego nasıl bir egodur? O ruh nasıl karanlık bir ruhtur? Hangisi hastalıklıdır şimdi sizler söyleyin lütfen. İçerdeki masumlar mı, dışarıdaki zalimler mi?
Eskişehir’de davayı kaybeden ilk tüketici!
Ekrem Güldal, Eskişehir’imizin Bozan Mahallesinde yaşayan bir hemşehrimiz. O da banka ile bağı olan her yurttaşımız gibi hakkını almak üzere girişimde bulunuyor. Nedir o hak diye soracak olursanız açıklayayım hemen. Hani bankalardan kredi çekerken “dosya masrafı” ya da değişik gerekçe ve isimlerle yapılan kesintiler oluyor ya? Yargıtay da bu kesilenlerin usulsüzlüğü doğrultusunda karar verip, mağdur vatandaşların bu paralarını geri alabilecekleri doğrultusunda karar çıkarmıştı ya? İşte Ekrem Bey de bu karara güvenerek diğer emsalleri gibi davayı açar. Fakat o da ne! Açtığı davayı ilk kaybeden mağdur olarak tarihe geçer. Üstelik de banka aleyhine açtığı davanın avukat paraları vs gibi masraflarını da ödemek üzere aleyhine bir karar iletilir kendisine. Tüketici derneklerinden aldığım bilgiler doğrultusunda geçen yıl tam yetmiş bin dava açılmış bankalar aleyhine. Bu yılın daha ilk üç ayında ise dava açanların sayısı otuz iki bin kişiyi geçmiş. Ne ilginçtir ki bankalar aleyhine açılan tüm davalar nerdeyse mağdur vatandaşların lehine bir kararla sonuçlanmış Türkiye genelinde. Verilen karar da temyize falan gitmeye gerek bile bırakılmamış, yani hiç itiraz hakkı olmaksızın vatandaşımızın aleyhine sonuçlanmış… Tüketici derneklerine gelen şikâyetlerden en çoğu da şu doğrultuda imiş; Örneğin dişinizden tırnağınızdan arttırdığınız para ile evladınıza bir ayakkabı alıyorsunuz. Ayakkabı ne yazık ki yaldızlı ambalajı gibi sağlam değil. Bunun üzerine tüketici heyetine itirazınızı yapıyorsunuz ama davanın sonuçlanması bir yılı buluyor neredeyse. O darlık içerisinde bir ayakkabı daha alıyorsunuz çocuğunuza eli mahkûm. İşte bu durumlarda uzatmaların önlenmesi adına ikinci bir hakem heyetinin kurulması gerektiğini söylüyor yetkililer. Ne deniyor hukuk dilinde? Geç gelen adalet ise adalet değildir deniyor öyle değil mi?
OZANCA
Düşüncem var, dağlar kadar
Deli olmak işten değil
Bende kış, âlemde bahar
Deli olmak işten değil… Ümit Yaşar Oğuzcan
Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...
Eskişehir’in 7 olan milletvekili sayısında ibre kimden yana?
Tarkan Demir
İl Emniyet müdürü hesap versin
Kerem Akyıl
Her şeye rağmen Eskişehirspor!
Kaan Özcan
Bu korkunç tabloyu kimse konuşmuyor!
Ümit Polatbaş
Eskişehir’in ihtiyacı vardı
Seval Erci
Eskişehir'in komşusunda öyle bir miras var ki...
Funda Morgül
Bornova Afyonspor’dan daha zor rakip
Ahmet D. Canoruç
CHP’liler önce birbirini kazanabilirse sonra seçimleri de kazanab…
Meltem Karakaş
Gürhan Albayrak ve Eskişehir İçin Yeni Bir Dönem
Rifat V. Halas
Sürdürülebilir kulüp kültürü
Konuk Kalem
2023 yılında bizi neler bekliyor?
Tülin Karagöz
Düşükler neden tekrarlar?
Op. Dr. Alper Turgut
Sağlığınız için
Uzm. Dr. Burcu Aydemir Efelerli
Vatandaşları aydınlattık
M. Murat Aslan
Hayır, o yaşamak istiyor
Seda Göksoy