Devlet Bahçeli ile baş başa…

Şinasi Kula yazdı

14 Ekim 2015 00:00
A
a
Malum, AKP ile görüşmüyor kendileri.

HDP ile zaten görüşmüyordu yine kendileri.

Şimdi de CHP ile görüşmeyi istemiyor bizzat kendileri.

Her şeye rağmen, ülkesi için her şeyi yapmaya hazır ama kendileri!

Böylesi düşünceler sıralanırken göz kapaklarıma değirmen taşı ağırlığında yükler biniverdi…

Kendime geldiğimde Osmaniye sokaklarındaydım.

Devlet Bahçeli’nin kaldığı eve götürüyordu taksici beni.

Bahçesi okaliptus ve kavak ağaçlarının olduğu genişçe bir bahçenin içerisine girdim avlu kapısında. Telefonumda kayıt sistemim olmasına rağmen, koltuğumun altına bir deste dosya kâğıdı ve onlarca kurşun kalem almışım ne akla hizmetse! Avlu kapısından içeri girişte Oktay Vural ve Ruhsar Demirel karşıladılar beni. İkisinin de yüzleri oldukça gergindi, sert bir ses tonu ile Oktay Vural tarafından uyarıldım; “fazla soru sorma, on dakika zamanın var tamam mı” diyerek. Zaten ha yağdı ha yağacak durumda kurşuni renkte bir havanın kasveti ve gerginliği ile yanıtladım kendisini; “tabii merak etmeyin…”

Ruhsar Hanıma “siz Eskişehirli değil misiniz, orada yerleşik düzen yaşamıyor musunuz” demek üzere yeltendim. Yeltendim yeltenmesine de yeltenmekle yetindim. Çatık kaşlarının ve gözlüklerinin altında öfke dolu gözleri “on dakika zamanın var” dedi o da…

Tahta merdivenlerden yukarıya çıktığımızda kapıya yumruk yaptığı sağ eli ile üç kez vurdu Oktay Bey. “Gel” diyen ince ve asabi bir ses tonu ile iyiden iyiye gerildim. Bu söyleşiyi çok istememe rağmen bir bahane gösterip geri mi dönsem diye geçirdim içimden. Fakat önüme düşüp bana refakat eden bahsettiğim o iki kişi kapıyı açmışlardı ve beni içeri buyur etmişlerdi çoktan…

Devlet Bey bağdaş kurmuş biçimde Yörük kiliminin üzerinde yüzü kocaman pencereye, sırtı da bize dönük biçimde oturuyordu. Başında geçtiğimiz günlerde basına verdiği pozda olduğu gibi köylü kasketi, omuzlarında ise kaşe bir palto asılı idi. Bağdaş kurduğu için yere değen kısımları ile vücudu sarmalanmıştı. Elindeki Oltu taşı tespihin sesi duyuluyordu o olağanüstü sessizlikte; şık, şık, şık, şık…

Yine yüzü dönük, benim yüzümü görmemesine rağmen “söyleşiye mi geldin” diye sordu kızgın bir ses tonuyla.

E,evet diye kekeledim.

Ne yer ne içersin önce dedi.

“Püskevit” deyiverdim bilinçaltı bir refleks ile.

“Ben de severim” dedi ve ekledi; “haydi sor sor” şimdi…

Sunulan ikram ile rahatlamış biçimde ilk sorumu sordum.

-Efendim, deniliyor ki on üç yıldır iktidarın tüm kararlarının altında…” lafımı henüz tamamlayacaktım ki sağımda ve solumda benimle birlikte ayakta bekleyenlerden Oktay Bey eğilip sol kulağıma sessiz ve kararlı bir biçimde “HİŞŞŞ” dedi.

Pardon diyerek devam ettim.

-Sayın Bahçeli, Tuğrul Türkeş’in AKP saflarına girmesinde… diyecek oldum ki Ruhsar Hanım sağ kulağıma eğilerek karalı bir sesle “HİŞŞŞ” dedi.

-Yani esas sormak istediğim aslında şu, AKP ile görüşmeyi reddettiniz ama meclis başkanı seçiminde… diyeceğimi bitirmek üzereydim ki sağımda ve solumda bir nefes kadar yakınlıkta bekleyen iki kişinin sinirli bakışları ile irkildim.

-Sormak istediğim o da değil aslında. HDP ile görüşmemenizi kamuoyu yadırgamıyor ama neden CHP’yi ikinci kez red… minik bir geveleme ile keskin bakışlar altında yeni bir soru sorarmış havasına giriverdim.

-Sayın Bahçeli iktidarı hedefliyor musunuz?

Oh be hiç gevelemeden bir çırpıda sormanın hazzı ile sağıma soluma baktığımda avludan girişten şu ana kadar altında ezildiğim iki çift bakış yani dört tane gözün başka yere baktığını gördüm. Yere doğru çevirmişlerdi gözlerini ve büyük bir sessizlik hayra alamet değildi…

Kocaman odanın içerisinde sessizliğe direnen Oltu taşı tespihin sesindeki olağanüstü metronom artışı dikkatimi çekti birden bire.

Şık şıkda şık şık. Şık şıkda şık şık…

Eyvah dedim, eyvah, ben ne yaptım ulan şimdi!

Bahçeli şimdi bağdaş kurup oturduğu yerden kalkacak yaptığımız bu tarihi söyleşinin bütün dokümanlarına el koyacak…

Demeye kalmadan sakin bir ses tonu ile yüzüme yine hiç bakmadan; “püskevit yer misin” dedi. Kızmamıştı, dokümanları almamıştı benden, sevindim birden bire. Neşe içerisinde ve oldukça yüksek bir sesle bağırmışım; “yerim, püskevit yerim, püskeviti severim…”

Karımın şaşkın ses tonu ile irkildim aniden; “ne püskeviti yahu, sen sayıklıyorsun be adam. Daha beş dakika oldu uzandın televizyonun karşısına ne çabuk da uyudun…”

Yine kaçırmıştım tarihi söyleşiyi belli ki…


Kardeşlik Yürüyüşü… 

Ülkem insanının DNA’sını değiştirmek amaçlı her tülü tezgâh karanlık bir sonu amaçlıyor bu belli. Ülkemin Arap ülkeleri gibi hallaç pamuğu gibi attırılması adına her naneyi yemekte birileri!

Görünen köy kılavuz istemez der atalar. Türk ile Kürt kavramlarından karşılıklı tiksinen güruhlar da bu oyunun orta sıçanları oluyorlar malum. İki tarafın kafatasçı gerzekleri bu uğurda her BOP’u yemekten geri kalmıyor. Kafa kafaya getirecekler ve amaçlarına ulaşacaklarını düşlüyorlar…

1972 yılında yollarımın kesiştiği ve çocuklarımıza adlarımızı koyduğumuz arkadaşım Hıdır Yıldız Polatlı’da ikamet etmekte. Perşembe sabahı Eskişehir’den yola çıkıp, onunla kol kola girerek Atamızın huzuruna Anıtkabire çıkacağız. Ve diyeceğiz ki Mustafa Kemal’in huzurunda; “Ey büyük Atatürk; bizi birleştiren, etle tırnak yapan bu Cumhuriyetin sonsuza dek yaşaması adına sana namus sözü vermeye geldik. Huzur içinde uyu…”


OZANCA

Ölüler adına…

Bizim ölülerimiz adına

Bir ceza istiyorum

Vatana kan sıçratanlara

Bir ceza istiyorum

Bu ateş emri veren cellâtlar için

Bir ceza istiyorum

Bu suçla İktidara gelen hain için

Bir ceza istiyorum

Can çekişmeyi başlatanlar için

Bir ceza istiyorum

Bu suçu savunanlar için

Bir ceza istiyorum

Kanımızı emmiş ellerini

Bana uzatsınlar istemiyorum

Bir ceza istiyorum

Onları evlerinde rahat ve elçi olsunlar diye değil

Onları burada, bu yerde

Suçlu ve hüküm giymiş olarak

Görmek istiyorum

Bir ceza istiyorum…"

PABLO NERUDA

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu Eskişehir haberi ilginizi çekebilir! İlginç Eskişehir haberi