YAZIYORUM
BİR 12 EYLÜL MAĞDURUNUN HİKÂYESİ…
İsmi Mustafa Sarı, Eskişehir’imizin şimdiki adı ile Yayıklı Köyünden. Çocukluğumdan beri Koşmat adı ile anıp bildiğim bu şirin köy benim rahmetlik annemin köyüme çok yakındır. Geçtiğimiz yaz ayında yârimle birlikte köyümüzü ziyarete gittiğimizde, muhtar Atilla Turgut kardeşim öncülüğünde yakın köyleri gezdik. Doğal göledi ile ünlenmiş Koşmat(Yayıklı)köyüne uğradığımızda tanışmıştım Mustafa Sarı ile. Üstü kapalı da olsa başından geçen acılı öyküsünden bahsetmişti. Lakin dün gazetemizi ve televizyonumuzu özellikle derdini anlatmak üzere ziyaretinde yaşam öyküsünün detaylarını da öğrendik. Mustafa Sarı 21 yıla yakın bir süre hizmet etmiş bu devlete. Emniyet memuru olarak, hem de en riskli birimlerden olan istihbarat görevlisi olarak! Polis teşkilatı Pol-Der ve Pol-Bir olarak iki ayrı dernek çatısı altında örgütlenmişlerdi. Mustafa Sarı da Pol-Der Diyarbakır şube başkanlığını da yapmış aynı zamanda. Maraş olaylarında bire bir yaşananlara tanıklık ederek istihbarat raporunun birisini Başbakanlığa(Evecit’e), birisini gazeteci Uğur Mumcu’ya vermiş. İşte bundan sonra da karanlık günler beklemiş kendisini. Dev-Sol örgütü ile ilişkin var gerekçesi ile 42 gün işkence gördükten sonra tutuklanmış. Tam yedi yıl tutuklu kaldıktan sonra beraat kararı sonucu özgürlüğüne kavuşmuş. Kavuşmuş kavuşmasına da, mart ayında geri dönmek zorunda kaldığı köyünde ailesi ile birlikte uzunca bir süre çadırda yaşamak zorunda kalmış. Gün gelmiş acılar küllenmiş ve bir tarım işçisi kategorisinde emekli olmuş. Son günlerde herkesin dilinde ve hedefinde olan 28 Şubat söylemlerini sıkça yapanlara sitemi de şu mağdurun; “12 Eylül darbesinin zerresi olan 28 Şubat mağdurlarının haklarını koruyanlar, bizleri neden görmezden geliyorlar? 28 Şubat mağduru sayılan ve Alpu’da kitapevi açıp yaşamını sürdürmek zorunda kalan bir üsteğmen şimdi binbaşı olarak görevinde dönmüştür. Peki, benim konumumda binlerce darbe mağdurunun haklarını kimler savunacak?”
UZAKTAN GAZEL
ALEYHİNDE ATIP, BİRŞEY OLMAMIŞ GİBİ DAVRANMAK!
“Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var” dizesi ile başlar Ataol Behramoğlu’nun bir şiiri. Kimileri de önemli olan yaşın değil, yaşadıkların felsefesini savunur. Ben bu elli sekiz yıl üstüne yüz yıl daha yaşasam da insanoğlu denen karmaşık varlığın sırrını çözemeyeceğimi biliyorum. Doğada hiçbir canlının insanoğlu kadar şaşırtan ve değişken olduğuna inanmıyorum. Siz aleyhinde üç öğün konuştuğunuz ve yazıp çizdiğiniz birinin yanında hiçbir şey olmamış gibi davranabilir misiniz? Bir de madalyonun öbür tarafına bakalım. Aleyhinizde üç öğün atıp tuttuğunu bildiğiniz birisini koltuğunuzun altına alarak, hiçbir şey olmamışçasına sohbete dalabilir misiniz? Bunun adı siyasette veya medyada profesyonellik midir? Vallah billâh ömrüm boyunca amatör kalmayı onur sayarım…
OZANCA
Bir dağ gibi olmalı insan,
Dağ gibi onurlu, dağ gibi mert,
Dağ kadar cesur olmalı.
Ama dağ gibi olması için,
Dağ kadar yüreği olmalı,
Bir dağ gibi olmalı insan
Bağrında nice canlıyı
Barındıracak kadar merhametli,
Zirvesi ulaşılmayacak kadar azametli.
Bir dağ gibi olmalı insan.
Yaşarken dağ gibi yaşamalı,
Ölürken dağ gibi ölmeli.
Sığmamalı mezara naaşı,
Düşmanları bile üzülmeli,
Sevenleri kalbinde saklamalı,
Gerekmemeli mezar taşı,
Bir Fatiha ya muhtaç kalmamalı,
Binlerce Fatihalar okunmalı
Sevenlerinden gelen dualar
Onu her gün rahmete boğmalı,
Bir dağ gibi olmalı insan
Bir dağ gibi yaşamalı
Bir dağ gibi ölmeli.
Fatma Naz