Şinasi Kula yazdı
-Yalan haber yapmayın…
-Sonuçlarını bekliyoruz Şinasi Bey…
-Vay be ne okullar var…
-Meyve veren ağaç taşlanırmış ispatlamışsınız teşekkürler!
Allah kuru iftiradan korusun, söyleyecek söz bulamıyorum. Meyve veren ağaç taşlanırmış…
-Malum okulun müdürü ile görüştünüz mü? Acaba bu bilgilerin doğruluğunu teyit ettiniz mi?
-Allah kuru iftiradan korusun hepimizi...
-Bu tamamen tek taraflı yazılmış bir yazıdır. Böyle yazıların gazetecilik ahlakına uygunluğunu da ben size sorarım. Aslını öğrenmeden nasıl yazar gerçek bir gazeteci. Haddini bilmeden nasıl yönlendirmeye çalışır koskoca müdürlüğü aklım almadı...
-Şinasi Bey yalan yanlış birçok şey yazmışsın. Madem ki; siz de eski bir eğitimcisiniz gerek okulda gerekse öğrencilerde hatta velilerde birçok sıkıntı olmuştur ola da bilir. Benim çocuğum da o okulda okuyor hem okulundan hem de öğretmenlerinden çok memnun. Siz birkaç tane paralelcinin gazına gelmişsiniz tabi siz de paralelci değilseniz. Çekin ellerinizi ve kaleminizi imam hatiplerin üzerinden. Özellikle okul müdürümüzden de çok memnunuz…
***
Olumlu da olsa, olumsuz da olsa köşe yazılarıma gelen günlük yorumları sevgili Serkan Açıkgöz iletir tarafıma. Arada bir gülüşürüz kendisi ile “ooo hocam bugün yine birilerini kızdırmışsınız” diyerek takılır. Kızdırırım kimi zaman birilerini, evet bu doğrudur. Ama uysa da uymasa da niyeti ile yapmam işimi. Doğru bildiğim, hak bildiğim ve yüreğimin teyit ettiği biçimi ile yaparım. Artık Eskişehir’de bilmesi gereken herkes çok iyi öğrendi ki; hiçbir Allah kulunun “adamı” olmaz bu kişi. Amigosu olmaz, kalemşoru olmaz, borazanı olmaz...
Bir gerçek daha vardır onun da altını çizeyim izninizle! Dünya görüşlerime yakın insanlardan bazıları dahi bazı eleştiri yazılarımdan acayip rahatsız olurlar. İsterler ki hep övgü yazıları ile anılsınlar, hep göklere çıkarılsınlar ve “sahibinin sesi” modunda sürsün bu ilişkiler. Yok öyle işte! Eleştiri ve özeleştiri özelliklerini geliştirmeyen insanın ne demokratlığı, ne ilericiliği, ne devrimciliği ve de Atatürkçülüğü samimi değildir. Uzaktan yakından ilişkileri yoktur kendilerine yakıştırdıkları bu sıfatlarla…
Geçtiğimiz günlerde bir köşe yazıma gelen eleştirileri, yorumcuların isimlerini vermeden yayınladım yazımın hemen başında gördünüz. İsim vermedim zaten isimlerin bir kısmı çakma profillerden (nick) oluşuyor. Ve ne kadar da örgütlenseler topu topu bu kadar bir kamuoyu oluşturabilmişler işte.
Söz konusu köşe yazıma muhatap aldığım mercilerden tabii ki hiçbir yanıt gelmedi, bunun bilinmesinde de fayda olduğuna inanıyorum. Yazımda hiç isim vermediğim halde adresin doğru olduğunu anlıyoruz tabii. Çünkü okul ve kişilerin ismini saklı tuttuğum halde alınganlık göstermekten daha ileri giderek, adres sahipleri rahatsızlıklarını bu şekilde yani bindirilmiş kıtalarla kanıtlamış oluyorlar.
“Yalan haber yapmayın” diyor birileri komikçe! E zaten yazımın başında demişim bana bunları şikâyet yazısı biçiminde ileten öğrenci velisi mahkemeye verdiğini ayan beyan yazıyor kardeşim. Yetmedi telefonla da arayarak “İsmimi de verebilirsiniz (yazabilirsiniz) Şinasi Hocam” dedi, daha ne desin? Okul güvenlikçisi tarafından sözlü biçimde incitilen kişilerden birisi de hem imam hatip kökenli, hem de yazılı ve görsel medyada görevini sürdüren birisi. Ben neden yalan haber yapayım ki? Hadi yalan haber yaptım sizin deyişinizle! İyi de; Amerikan kovboyları gibi elinde silahı ile objektiflere poz veren zatı muhteremin fotoğrafını da mı montajla ben dizayn ettim, uydurdum? Bir okul müdürü böyle mi örnek olacak öğrencilerine, velilere, kısacası topluma? Tek kırma değil ki elindeki silah, uydurasınız “ava gitmişti” dönüşte bu pozu verdi diyerek…
Zavallı biri de beni paralelcilikle suçlamaya kalkıyor yarım aklı ile. Her yerimle güldüm yeminle her yerimle. Sanırım kendileri ile karıştırdılar beni. Onlarca yıl omuz omuza oldukları, beraber yürüyüp ıslandıkları, çakma olimpiyatlar yaparak birbirlerini göklere çıkardıkları “Atatürk Düşmanı” birine beni yaftalayacaklar akılları sıra! Mezardakilere bile oy kullandıracaksınız diye ABD’deki sırça köşkünden fetvalar yollarken zevkten sekiz köşe sırıtan ben miydim? Bir zamanlar; gazete ve televizyon kanallarından “Ergenekon” adını verdiği düzmece delillerle yüzlerce günahsız insanı özgürlüklerinden edip, canını yakan o malum Fethullah’a, efendi lakabını takıp toz kondurmayan ben miydim? Türkçe Olimpiyatları’nı Eskişehir’de düzenlediğinde koşturarak yedi sülalesi ile giden, alkışlayan, salya sümük ağlayan sen miydin ben miydim?
Cahil olmasaydın; aynı günlerde Fethullah’la ve onun düzenlediği çakma olimpiyatları ile ilgili köşe yazılarımı okurdun. Onunla ve onun zevatı ile “Türkçenin olimpiyatı olmaz” diyerek nasıl alay ettiğimi okurdun. Bir değil beş on yazımdan birini okumadan, şimdi uygun bir yerlerinden sallayarak “sen de mi paralelcisin” ucuzluğu yapmazdın. Benim adım Şinasi Kula. Bu ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e, silah arkadaşlarına, şehitlerimize, bölünmez bütünlüğümüze hakaret eden her faniye o hakaretlerini mislice iade ettiğim yazılarımı okurdun ve asıl sen haddini bilirdin cahil olmasaydın. Değil Fethullah; senin insandan öte kutsadığın hiçbir Allah kuluna biat etmedi bu kişi altmış yıldır. Kul köle olmak, koşulsuzca itaat etmek yoktur bizim kitabımızda. Çünkü ümmet değiliz biz, Milletiz Millet. Acı bir gerçek var ki, sen bilemezsin bu değerlerin önemini işte…
OZANCA
Dünyanın en tuhaf mahlûku
Akrep gibisin kardeşim,
Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
Serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
Midye gibi kapalı, rahat
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi
Korkunçsun, kardeşim.
Bir değil, beş değil,
Yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
Gocuklu celep kaldırınca sopasını
Sürüye katılıverirsin hemen.
Ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
Hani şu derya içre olup
Deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf
Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
Kabahat senin, demeğe de dilim varmıyor ama
Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!
Nâzım Hikmet RAN