Ataç'çı mısın, Kurt'çu mu?

Şinasi Kula yazdı

18 Aralık 2015 00:00
A
a
Peki, Büyükerşen’ci değil misin?

Artık resmen kusma noktasındayım!

Hani bir gün dayanamayıp hepsinin de hazır bulunduğu bir etkinlikte mikrofonu elime alıp Allah’ına kadar bildiğim doğruları binlerce insanın huzurunda haykıracağım. Ve hiç birinin de gücü yetmeyecek o mikrofonu elimden almaya yeminle. Ne yanındaki gölgeleri, ne akıl hocaları, ne yandaşları, ne candaşları. Gözü kararttım mı, hiçbir faniden çekinmeyeceğimi bilmeyenler de tanık olsunlar olaya...

Taraf olmaya zorluyorsunuz öyle mi insanları?

Ataç’çı mısın, Kurt’çu musun?

Peki, Büyükerşen’ci değil misin?

Gaye mi, Utku mu, Cemal mi?

Sinan mı, Erdal mı, Erman mı?

Artık resmen kusma noktasındayım, yeter be yeter!

Böyle mi örnek olacaksınız? Mustafa Kemal’i ve onun kurduğu Cumhuriyeti böyle mi sevdireceksiniz gençlere?

Ülke talan olmuş beyler bayanlar!

Ülkenin dibine ABD-AB güdümlü bombalar yerleştirilmiş.

Çok değil, yakın zamanda bir Coni’nin düğmeye basması ile kardeşin kardeşi “tekbiiiiir” naraları ile gırtlakladığı Arap coğrafyasına dönme olasılığımız çok yüksek. Cumhuriyeti el birliği ile getirdiğimiz konuma bir bakın. Allah rızası için bir kez olsun bireysel beklentilerinizden arınarak bakın. Bir kez olsun çocuklarınızın, torunlarınız gözleri ile bakın. Yolunu, izini ve yarınlarını kaybetmiş gençlerin gözleri ile bakın. Bir kez olsun; bundan doksan küsur yıl önce on sekizli, yirmili yaşlarda daha bir kadın teni tadamamış gencecik askerlerin yerine koyun kendinizi. Onların gözleri, onların yüreği ile bakın. Uyanın artık uyanın, ülkem kan ağlıyor!

Ülkemin bu uçurumun kenarına gelmesine tek neden olarak dillendirdiğiniz mevcut iktidardan çok daha büyük günahlarımızın olduğunu görün. Statükonun gölgesinde siyasi rant elde etmek üzere; 1938 sabahından bu yana geçen süreçte Atatürk devrimlerinden rotayı el birliği ile nasıl saptırdığımıza bakın. Gericiliğe nasıl ödünler verdiğimize, aydınlanma döneminin ışıklarını bir bir söndüren güruha nasıl seyirci kaldığımıza bakın. “Köy enstitülerini Menderes kapattı” diye avuntulara dalacağınıza, kimlerin zamanında tasfiyenin başladığını adam gibi haykırın. Aydınların, devrimci yazar-çizerlerin hangi karanlık dönemde faili meçhullere kurban gittiğini, yurt dışına kaçmak zorunda bırakıldığını kör olmayın da görün! İşte o günlerden bu yana geçen ve statüko diye nefretimizi kazanan bir dönem sonrasında halktan nasıl uzaklaşıldığının analizini yapın mertçe. Tarihi bir iç hesaplaşma (özeleştiri) yapılmaksızın bu halkın sadece %25’inin (en iyimser biçimde) oyunu alabileceğinizi kabullenin.

Artık resmen kusma noktasındayım, yeter gerçekten yeter!

Halkın umurunda değilsiniz görün gayrı!

Atatürk’e Cumhuriyet tarihinin en acımasız saldırıları yapılırken, ağza alınmayacak hakaretleri sıralanırken, aleni biçimde “sistem artık değişecek” diye rest çekilirken, sizin bireysel beklentilerinizden ve tartışmalarınızdan kusacağız.

Ülkeyi konuşun ülkeyi!

Cumhuriyetin geleceğini, hatta makûs gidişini konuşun!

Büyükerşen’i ecelsiz öldürüp, dört yıl sonrasının planları ile doğmamış çocuğa don giydirmeyin.

“Ataç’mı, Kurt’mu?” zorlaması ile beni gerçek gündemden alıkoymayın. Gerçek gündem benim ülkemin kara yazgısıdır. Cumhuriyetin ters yüz edilmesidir. Teksas’lı çavuşun düğmeye basması ile bölünmez bütünlüğün artık mazide kalma olasılığıdır.

Uyan borunuzun da sesi kesilecek, Midas’ın kulakları da kesilecek o gün geldiğinde. O gün geldiğinde benim sözlerim kulaklarınızda 150 desibel yüksekliğinde çınlayacak! Ama o gün geldiğinde atom bombası gücündeki uyarıların dahi hiçbir anlamı kalmayacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin biçim değiştirdiği, GLOBAL(!) bir dünyada top gibi yuvarlayacaklar hepimizi.

Yeter, ben artık kusacağım!

Ülkem kanarken “Ataç’mı Kurt’mu?” polemiğiniz umurumda değil. Birlik beraberlik adına, katkım olsun istedim hep. Cumhuriyet paydasında, vatan paydasındaki umutlarda büyüyelim istedim hep. El ele verilsin istedim hep. Bu güzel kentten başlayan mükemmel birlik beraberlik fragmanı, ülkenin genelinde cumhuriyetin zaferi ile sonuçlanan bir filme dönüşsün istedim hep. “Ataç’mı Kurt’mu?” sığ polemiği yerine, Büyükerşen’in ellerini onların omuzlarınıza atarak kanatlarının altına almasını ve bu sinerjinin ülkeme yayılmasını istedim hep. Ama etrafınızdaki siyasi rantçılar çok daha donanımlı örgütlenmişler. Sizi birbirinize düşürüp; Karagöz-Hacivat ortaoyununa benzer oyunun sahnelenmesi ile nemalanmak üzere böylesine bir düşmanlık tohumu ekip biçmelerine de siz alet oluyorsunuz siz!

Bana kızacak, defterinizden silecek misiniz şimdi?

Peki, benim umurumda olacak mı?

Ülkem kanamalı bir mevsimdeyken sizin beklentileriniz benim derdim mi? Ben altmış yıldır yalnızdım zaten, alışkınım. Benim adım Şinasi, soyadım Yalnızlık. Ama siz bu dalaşma ile Harun Karacan’ın altınızdaki halıyı çekmesi ile tepetakla gelip yapayalnız kaldığınızda ne olur hiç düşündünüz mü? Ne Midas’ın Kulağı, ne de Uyan Borusu; ikisinin de esamesi okunmaz yanınızda. Onlar başka bir teşekküle dönüşüp yine bireysel çıkarları adına başka erklerin gölgesinde nemalanmaya devam ederler. Ben her tepkim-tavrım sonrasında inançlarım doğrultusunda savaşacak ortam ve donanımı sağlarım kendime merak etmeyin.

Şu an başınızı döndüren, sizi birbirinize düşürmekten başka bir yeteneği olmayan fitne kalabalıklarca terk edildiğinizde; siz düşünün o yalnızlık duygusunun ağır getirisini…

 

Ölmüş kalplerin duası kabul olmaz!

Bir dostum hoş bir hikaye yollamış bana…

Âlim İbrahim Ethem, Bağdat’tan sonra Basra’ya uğrar. Etrafını saran halk şunu sorar kendisine;

- Ey İbrahim! Musibetlerden bir türlü kurtulamıyoruz bu konuda dua ediyoruz ama kabul olmuyor. Acaba neden duamız kabul olmuyor?

Âlim İbrahim Ethem bunlara hemen cevap vermez;

-“ İzin verirseniz bir müddet içinizde kalayım, durumunuzu tetkik edeyim sonra cevabını vereyim”, der.

Gereken araştırmadan sonra onları topladığı mescitte şöyle hitap eder;

- “Ey Basra halkı, halinizi inceledim. Kalbinizin günahlarla ölmüş olduğunu anladım. Ölmüş kalplerin duası kabul olmaz” der…

Bugün en dinci geçineninden tut, dinle ilişkisi olmayanında da ölümüne bir hırs var. İnsanoğlu sadece dünya malını toplamak üzere, maddesel kazanımları derlemek üzere programlı artık! Hak yolunda, insanlık yolunda harcamıyor, dünyayı yaşanılır kılmak adına doğayı korumak için çaba sarf etmiyor. “Ellere verir telkini, kendi yutar salkımı” sözünü anımsatayım. Dini kullanarak dünyalığını yapanlar daha çok göze batıyor bu sözden yola çıktığımızda. Hayatın her alanında öbür dünyayı işleyen ve insanlığı öbür dünyada cennete girmesi için telkin eden zihniyetin temsilcilerini bire bir inceleyin. Hangisi maddeyi elinin tersi ile itip pratikte tertemiz bir örnek olabilir? Allah’ı, dini dilinden düşürmeyip, bireysel ikbali uğruna her türlü katakulliyi en ince ayrıntısı ile uygulayan bezirgânların yaşam biçimleri ortada işte! Kör değilseniz, vicdansız değilseniz, güdülenlerden değilseniz ayan beyan görürsünüz gerçekleri. Şeytan taşlayıp, seremoni sonrası onunla dostluktan asla geri kalmayan cinlerin cirit attığı bir dünyada şeytana acıyası geliyor artık insanın! Yurdu insanının, din kardeşinin, komşusunun, işyeri arkadaşının açığı ve ayıbı ile uğraşıp, kendi ayıbını (kendi ahlaksızlığını) asla görmeyen sözde insancıkların karşısında şeytandan neden korkulsun ki? Cenaze törenlerine göstermelik katılıp, bir köşede ayaküstü dedikodu yapan kulis yapan deyyusların yanından geçemeyen; eline su dökemeyen şeytanı taşlamak yerine dünyayı kirleten insan kılığındaki bu iki ayaklı şeytanlardan korkmak daha mantıklı değil midir?

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu Eskişehir haberi ilginizi çekebilir! İlginç Eskişehir haberi