Uluslararası Eskişehir Film Festivali Yönetmeni Yrd. Doç. Dr. Serhat Serter hocamdan bir ileti aldım. Şöyle demiş; “Şinasi Bey merhaba, Eminim takip ediyorsunuzdur, 2 Mayıs Cumartesi aksamı 17. Uluslararası Eskişehir Film Festivalinin açılış töreni oldu (size Üniversite halkla iliksiler davetiye yollamıştı).
Bu törende sinema emek Ödülleri’nden birisi de Erdoğan Çakıcı beye verildi.
Erdoğan beyin bu ödülü almasında sizin de ufak bir payınız var.
Gecen sene bu zamanlarda köşenizde rektörümüze hitaben yazdığınız köse yazınız bu konuda etkili oldu…”
İleti ile kendilerine de belirttim, bana herhangi bir davetiye gelmedi diyerek.
Belki de kastettikleri eposta yolu ile davetiye ama gönül nesnel bir gönderiyi de bekliyor ne yalan söyleyeyim.
Eposta belki çağdaş bir yöntem, gereksiz bir sürü masrafların bir nevi önlemi ama ben hala alışamadım bu yönteme.
Sevgi dokunmaktır diye bir öğreti iliklerimize dek işledi zamanında ne yapayım.
Bir de şu vurguyu yapmak isterim. Belediyelerimizin de merkezi yönetimin de birçok etkinlikleri oluyor günbegün.
Oralardan da bizlere basın bildirisi türünden iletiler(davetiye de olsa)geliyor.
Sanatla uzak yakın ilişkisi olmayan yurdum insanları boncuk gibi protokole dizilmiş görüyorum.
Çoğu siyasi kimlik, ya da eşraf diye nitelenen türden!
Böylesi bir iki etkinliğe yanlışlıkla ya da iyimserlikle gidip yalı kazığı gibi ayakta kaldığım gün itibarı ile artık icabet etmiyorum.
Eğer ki sanatçı bir kimliğimizin olduğu kabul ediliyor ise, eğer ki basında da bir emekçi kimliğimiz kabul ediliyor ise benim gibi “gönül insanlarının” tek bir beklentisi vardır. Hani kırmızı gözlü mumlu davetiyeye gerek yok ama önemsenmek ve anımsanmak yüreğimizin yegâne şifasıdır.
Çünkü beklentilerimiz arasında asla madde yoktur, yani maddesel beklenti yoktur inanın…
Bu açıklamalardan sonra bu etkinlikte emeği geçen her güzel insana teşekkürü bir borç bilirim.
Eskişehir’imize ve sanata katkılarından ötürü müteşekkirim onlara.
Sevgili Rektörüm Prof. Dr. Naci Gündoğan’ı iyi tanırım. Vefa duygusu sağlam güzel bir insandır o.
Erdoğan Çakıcı’ya verdiği ödül de, onu unutmaması da düşüncelerimin teyididir sadece…
Anne sesimi duyamazsın ki!
Ayrılışından bu yana koca sekiz yıl geçmiş.
Sensizliği, gittiğin her geçen gün daha da koyulaştıran zaman içerisinde yalnızlık duygum tüm bedenimi ve ruhumu sarmalamış durumda annem…
Sanma ki sadece özel günlerde gelmektesin aklıma, sanma ki böylesi günlerin bir anlamı kaldır içimde!
Böylesi günler sadece sensizliğin hüznünü arttıran birer vesiledir…
Babamla bir arada mısınız güzel annem, görüşüyor musunuz sürekli?
Dünya denen bu garip yerkürede yakalayamadığınız muhabbeti, dilerim ki o sonsuzlukta yakalama olanağınız olmuştur…
Ben hep bildiğin Şinasi işte!
Hani rahmetli ninemin her fırsatta “oğlum Arap’ın uyanmadı senin” diyerek şansımın bir türlü açılmayışını vurguladığı oğlun!
Bu başının dikliğinden daha çok acılar çekersin diyerek, ılımlı olmamı istediğin ama bir türlü göremediğin taş kafalı oğlun…
Beni bırakıp gittiğinden bu yana yalnızlığımdaki bereket daha da artmış durumda. Sağım solun saklanmayan ebe sobe diyorum her gece bir başıma kaldığımda hep.
Ne de olsa çocukluğumdan kalma bir saklambaç oyununun tekerlemesi belleğimde kalan…
Babacığıma da sana da “iyi ki zamanında ayrıldınız bu kirli dünyadan” desem beni kınamazsınız değil mi annem?
Bilesiniz ki, sizin zamanınızdaki dünya değil bu dünya. Oldukça kirli, oldukça başkalaşmış ve oldukça ruhunu kaybetmiş konumda artık.
Biliyor musunuz bizler artık birlikte izlemekten haz aldığımız o siyah beyaz filmlerin genzimizde kalan kokusu ile idare ediyoruz.
Geçmişteki sadelikten, doğallıktan, birlik ve beraberlikten; kısacası hayata dair güzelliklerden eser yok artık. Diyarbakır karpuzu gibi böldüler bizi annem.
Öteki, beriki, dindar, kindar diye amipler gibi bölünüp çoğalıyoruz sadece.
Herkes birbirine kızgın, herkes en iyi bilen, herkes ulema, herkes haklı ama kimse mutlu değil gayrı.
Babamın “üç aylarda” her gün okuduğu Kuran-ı Kerim miting alanlarında geziyor aleni biçimde artık! Ramazanlar eski ramazan, bayramlar eski bayram değil ülkemizde.
Tadı olmayan yemeklere doyabilmek adına karnımızı çatlarcasına şişirmek gibi bir duygu bu! Yani yedikçe doymamak, doymadıkça yemek ama mutsuz kalkmak o sofradan gibi bir his!
Hiçbir şeyin tadı kalmadı dersem abartmış olmam inanın. Kısacası sizin zamanınızdaki güzellikleri içimizde yaşatarak mutlu olabiliyoruz sadece.
Hani diyorum ki yanınıza gelsem artık anneciğim be! Bu dünyanın anlamsızlıkları ile uğraşmaktansa yanınıza gelip yaslasam sırtımı sizlere…
Anne, sesimi duyamazsın ki…
OZANCA
Annem
İçimde bir sızı var
Göğsümde büyür annem
Koskoca bir şehirde
Yalnızım yine annem.
Kavgalardan küslüklerden
İkiyüzlü dostluklardan
Yalanlardan çalanlardan
Yoruldum artık annem…
Bu şehir hüzün kokar
Kaybolmuş tüm sokaklar
Hepimiz yıldız yıldız
Yalnızız yine annem.
Şinasi Kula