Prof. Dr. Turan Akman Erkılıç

Öğretmenlik mesleği ve öğretmen yetiştirme üzerine sorular, yanıtlar ve öneriler

Öğretmenler günü tarihi temelleri Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün 24 Kasım 1928 tarihinde Millet Mekteplerine başöğretmen olarak kabulüne kadar dayanır.

24 Kasım 2025 11:01
A
a
Öğretmenler günü tarihi temelleri Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün 24 Kasım 1928 tarihinde Millet Mekteplerine başöğretmen olarak kabulüne kadar dayanır. Esasen kutlamalar ise 1981 yılında, Atatürk'ün doğumunun 100. yılında başlar. 24 Kasım çok küçük bir grup dışında yaygın bir kabul görmüştür. Karşı çıkanlar azda olsa karşı çıkış nedeni olarak günün 12 Eylül askeri yönetim döneminde alınmış olması gösterirler. Tarihsel olgu, 24 Kasım’ın öğretmenler günü olarak kutlanması hem öğretmenler hem de toplumda çok büyük bir çoğunlukça kabul edildiği gerçeğidir. Kabul ediliş ve yoğun ilginin nedenleri şu biçimde sıralanabilir. Birincisi toplumda Mustafa Kemal sevgisinin sürekli artışı ve önderin öğretmenliğe ve eğitime değer verişidir. İkincisi de daha sonra UNESCO tarafından kabul edilen dünya öğretmenler gününün (5 Ekim) bizden sonra kabul edilişidir. Buna karşılık kutlama günü seçiminde ulusal olanın daha çok değer gördüğü birçok ülke için de geçerli… Ancak uluslararası olanın da göz ardı edilmemesi mesleki dayanışma, sorun dile getirme, tartışma ve çözümleri gözden geçirme açısından önemli. Nitekim öğretmen örgütlenmeleri, sivil toplumun bu konuda eskiye göre uluslararası dayanışma gününü yer yer daha çokça öne çıkardıkları görülmektedir.

Öncelikle tüm öğretmenlerimizin ve akademisyenlerimizin öğretmen gününü kutlarım. Yazıyı yöntem olarak günceli yakalamak ve dağıtmamak için sorular, yanıtlar ve önerilere dayalı oluşturulduğunu not edelim.

Öğretmenlik mesleği neden “kutsal” bir meslek olarak anılmaktadır?

Öncelikle eğitimin davranış değiştirme süreci olduğunu vurgulayarak başlayalım. Öğretmen davranış değiştirmenin bir anlamda yapıcısı ve yönlendiricisidir. Ayrıca toplumların sosyal, ekonomik ve politik gelişimlerinde eğitimin son derece önemli bir üst yapı kurumu olarak ortaya çıktığı gerçekliktir. Toplumlar genelde öğretmenlerin toplumun geleceğini inşa etmeleri ve çocukların yarınki dünyalarını kurmaları nedeniyle öğretmene ve mesleğine manevi bir değer biçmektedir. Bu bizim toplumda özellikle hem inanç pratiği hem de Cumhuriyetin öğretmeni ve eğitimi temel alan tercihleri nedeniyle daha çok büyük bir değer taşıdığı da söylenebilir.

Öğretmen yetiştirme hangi sorunlarla karşı karşıya? Özetle neler vurgulanabilir?

Öncelikle şunu vurgulamamız gerekir ki eğitim fakültelerinde öğretme yetiştirme döneminde eğitim ve öğretmenlik mesleği üzerine araştırmacı bir anlayış egemen kılınmış son derece gelişmiştir. Bu durum olumlu bir gelişme olmakla birlikte öğretmen yetiştirmede “öğretim- insan yetiştirme mesleki eğitim” pratiğin eksik olması gibi önemli bir sorun doğurmuştur. (Bu noktada bir not düşelim. Örneğin profesör İlber Ortaylı eğitim enstitülerini çok över ve değer verir. Çünkü salt mesleki öğretim ağırlıklı çalışmış olmaları ve güçlü geleneklerinin oluşu nedeniyle…)  Bir başka ifadeyle öğretim elemanlarını iş yükü çoğaltılmış üniversitenin işlevlerine bağlı olarak araştırmacı, eğitimci ve topluma hizmet görevleriyle çok yük yüklenmiştir. Bu nedenle öğretmen yetiştirme fakülte pratiğinde son derece zayıf kalmış ilerleyen yıllarla birlikte tali plana düşmüştür. Bu çok önemli bir sorun alanıdır. Bu noktada çözüm eğitim fakültelerini uygulamalı öğretmen okullarına dönüştürülmesinin tartışmaya açılması bir zorunluluktur. Bu bir bakıma eğitim fakülteleri öğretim elemanlarının atanma ve yükseltme yani istihdam koşullarında radikal bir değişime gitmeyi gerekli kılmaktadır. Bu durum daha nitelikle az araştırma; daha çok öğretimi geliştirme ve pratiğini önemsemeye yönelmek anlamı taşımaktadır.

Milli Eğitim Akademisi uygulaması nasıl değerlendirebiliriz?

Milli Eğitim Akademisinin doğuş nedenleri çok farklı. Bununla birlikte temel gerekçe; eğitim fakültelerinin “iyi” öğretmen yetiştiremediği üzerine kurgulanmıştır. Pratiğe bakıldığında bu görüşte haklılık noktaları bulunabilir. Ancak tartışmanın doğuşunun temel nedeni bir bakıma Türkiye'de genç nüfusunun istihdam sorunundan kaynaklanan pedagojik formasyon uygulamalarının çoğalmasına dayatılabilir. Özellikle fen edebiyat fakülteleri ile eğitim fakülteleri arasında öğretmen yetiştirme konusundaki sert tartışmalar nihayetinde yoğunlaşan pedagojik formasyon uygulamaları Türkiye'de öğretmen yetiştirmeyi önemli ölçüde değersizleştirmiştir. Düşünün ki bir ülkede “atanamayan öğretmenler” diye bir kavram oluşa gelmiş ve önemli ölçüde de kabul görmüştür. Bunun temel nedeni; çok sayıda öğretmen adayının olmasıdır. Popülist bir anlayışla pedagojik formasyonunun olur olmaz her yerde açılmış olması öğretmen adaylarının çoğalması sonucunu doğurmuştur. Pedagojik formasyon programları bir bakıma sertifika dağıtan programlar haline dönüştürülmüştür. Halbuki öğretmen yetiştirme ciddi bir süreçtir. Sorunun çözümü; öğretmen yetiştirmede plansız programsız yeni daha üst düzey öğretim kurumlar açmakla değil; eğitim fakültelerini daha disiplinli tutmak ve nitelikli hale getirmekte aranmalıdır. Bu açıdan Milli Eğitim akademileri uygulaması bir bakıma öğretmen yetiştirme süresini uzatma ve yeni harcama alanları açma, gençlerin atanmasını erteleme gibi kimi sonuçlar doğurmaktadır. Doğru olan Millî Eğitim Bakanlığının Milli Eğitim Akademisi uygulamalarından tez elden vazgeçmesi ve yeni yollar bulmak için uzlaşıcı tavır takınmasıdır. Çözüm MEB, YÖK ve ilgili paydaşlar çok güçlü bir öğretmen yetiştirme geleneği olan bu toplumda katılımcı bir anlayışla öğretmen yetiştirmede yeni bir yol bulmaya çalışmalarıdır. Ülke bu dağarcığa sahiptir. Eksik olan demokratik ve uzlaşıcı bir kültürden yöneticilerin nasipsiz olmasıdır.

Öğretmen yetiştiren kurumların akademisyenlerinin sorun ve gelişimine ilişkin hangi notları ifade edebiliriz?

Türkiye üniversite yapısına genel olarak bakıldığında Eğitim Fakültesi kökenli akademisyenlerin hem araştırmaları hem de öğretim bilgi, beceri ve tutumları açısından oldukça tutarlı ve yetkin olduklarını söylemek mümkündür. Bu durum aslında öğretmen yetiştiren kurumlar açısından önemli bir kazanımdır. Ancak Eğitim Fakültesi öğretim elemanlarının sorunları genel olarak akademik gelişimlerini engelleyecek büyük bir yük altında olmalarıdır. Şöyle ki öğretim elemanları genel olarak üniversitenin işlevlerine bağlı olarak araştırma geliştirme, öğretim ve topluma hizmet biçimde üç ana alt boyutta görevleri bulunmaktadır. Üniversiteler incelendiğinde Eğitim Fakültesi öğretim elemanlarının ders yükü çoktur, yükseltme kriterleri de hem oldukça “zor” hem de uzun zaman alan çalışmalardır. Ayrıca pratik öğretim elemanlarının hangi konuda daha çok etkinleşeceği konusunda kargaşa oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında çözüm öğretim elemanlarını işlevleri açısından farklı kadrolarda görevlendirmek önerisi tartışmaya açılmalıdır.  Öğretim elemanları araştırmacı veya öğretim boyutlu iki farklı alanda sorumlu olmak biçimindeki görevlendirilmeleri önerisi üzerinde durulmalıdır. Ancak burada çok önemli bazı sorunların ortaya çıkacağı da açık. Bu nedenle bu konu özellikle akademik çevreler ve uygulamacılar tarafından değişik mecralarda tartışılıp biçimlendirilmesi önerilir. Böylesi bir iş bölümü araştırmacılık ve öğretim boyutunda da nitelikli işlerin kotarılması sonucunu doğurması da olasıdır.

Peki öğretmenlik mesleğinin güç kazanması için neler önerebiliriz?

Konu kuşkusuz sosyal, ekonomik ve politik yönleriyle çok karmaşık bir bütün. Hazır ilaç veya reçete bulmak eşyanın tabiatına da aykırı. Ancak konunun çok ama çok iyi araştırılması ve bilimsel yaklaşılması bir gereklilik. Bu noktada belki şu öneriler yapılabilir. Ayrıca önerilere geçmeden önce tüm önerilerin “iyi” irdelenmesi gerekliliğini ve tartışmaya açılmasını bir ön koşul olarak not edelim.
* Öncelikle pedagojik formasyon sertifika programlarına tekrar geriye dönerek yer verilmemesi doğru bir yaklaşım olacaktır. Nitekim popülist politikaların bir sonucu “atanamayan öğretmen” kavramı yanlış bir kullanımdır. Eğriye eğri doğruya doğru atanamayan öğretmen kavramı eski öğretmen okul mezunları için geçerli ve doğru bir kavram olabilir. Artık öğretmen yetiştiren kurumlar MEB’in uhdesinde değil ve her mezunu atamak gibi zorunluluğu, görevi de, olanağı da yok. Ancak işsizlik önemli bir sorun… Eğitim fakültelerine alınan öğrenci kontenjanları sürekli azaltılmalı; Bazı bölümlerin kapatılması ne yazık ki zorunlu gibi…
* Eğitim fakülteleri kökten bir değişimle yeniden yapılanmaya ihtiyaç göstermektedir. YÖK ve fakültelerle birlikte oluşturulacak bir koordinasyon kurulu hukuki destek, yetki ve sorumlulukla görevlendirilmeli. Bu noktada öğretmen yetiştiren kurumlar; kapasite, fizik mekân olanak, öğretim elemanları nicel nitel varlığı, tarihsel deneyim kazanım gibi kimi niteliklere göre üç farklı kategoriye ayırılabilir. Temel eğitim öğretmen okulları (temel eğitim fakülteleri), eğitim fakülteleri (orta okul, lise, teknik eğitme öğretmen yetiştiren öğretmen okulları), araştırma ve geliştirme eğitim kurumları (yüksek lisans ve doktora araştırma odaklı çalışan birimler) şeklinde yeniden bir yapılanma tartışılmalı, araştırma ve arama konferanslarına dayalı öneriler gözden geçirilmeli… Var olan uygulamaların artık çok yarar sağlayamadığı açık…
* Öğretmen evleri öncelikle sadece ve sadece öğretmen ve birinci dereceden yakınlarına açık olmalıdır.
* Öğretmenlik meslek kanunu gözden geçirilecek yeniden yapılandırılmalı; maaş, eğitim ödenekleri vb kazanımları anlamlı bir iyileştirmeye tabi tutulmalıdır.
* Öğretmen/Öğretim Elemanları Yardımlaşma Kurumu (ÖYAK) ve benzeri sosyal, sağlık ve mali destek örgütlenme kurumlarının ihdas edilmesi için araştırma ve kamuoyu oluşturulmasına çalışılmalı… Neden askerlerin OYAK’ı vardır? Neden öğretmenlerin bu tür örgütlenme kurumları olmasın?
* Öğretmen ve akademisyenlerin mesleki örgütlenme ayağı önemli bir eksiklik olan öğretmenler ve akademisyenlerin ortaklaşacakları öğretmenler eğitimciler odası kurulması sağlanmalı. Şöyle ki böylesi bir örgütlenmeyle mesleki sorun ve konulara bilimsel, toplumsal ve mesleki boyuttan bakma olanakları sağlanabilir.
* Öğretmenin sorununu salt yetiştirme ve kendi niteliğinde aramak da çok eksik bir anlayıştır. Öğretmenin başarısı, öğretim programlarının ülke pratiğine uygun, bilimsel, laik olması bir zorunluluktur. Bu nedenle okullar her türlü günlük siyasetin dışında ortak paydaşı güçlü kılınmalıdır. Tarikat, ticaret ve siyaset üçlüsü eğitim kurumlarının paydaşları olamazlar olmalıdır. Ülke insanımız ve öğretmenlerimiz dini ve manevi inançları bilen, değerlerimizin bilincindedirler. Onlara güvenmeliyiz. Okullar ve öğretmenler aktif, günlük siyasetin particiliğin, ocakçılığın ötesinde ideallerinin olması sağlanmalıdır. Mustafa Kemal’in ifadesiyle irfanı hür vicdanı hür yetiştirmek zorundayız.

Sonuç olarak öncelikle sorunsuz bir yaşam olmayacağı bilinciyle sorunlarımıza üzülmenin çare olmayacağını vurgulayalım. Asıl sorun, sorunları bastırmak, görmemezlikten gelmektir. Eğitim alanı meslek elemanları olarak öğretmen ve öğretim elemanları “bir, iri ve diri” olmalılar… Yol göstericimiz bilim olmalı; güç birliği yapmak ise bir sorumluluktur.
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu Eskişehir haberi ilginizi çekebilir! İlginç Eskişehir haberi