Acelesi olanlara küçük bir not

28 Haziran 2026 15:59
A
a

Çok değil, bir yirmi yıl önce saniyelerin bile peşinden nefes nefese koştuğumu hatırlıyorum. O zamanlar zaman, avucumun içinden kayıp giden ve ne yaparsam yapayım durduramadığım hırçın bir nehir gibi gelirdi gözüme. Bir yerlere yetişmek, bir şeyleri kaçırmamak, kariyerde, hayatta, sosyal ilişkilerde hep bir adım önde olmak...

Sanki hayat, bitiş çizgisine ilk varanın büyük ödülü kazandığı, arkada kalanların ise unuttuğu bir koşu pistiydi. Sabah alacakaranlıkta çalan o alarmın sesiyle başlayan telaş, gece başımı yastığa koyana kadar içimde bir saat gibi tıkırdardı.

Geçen gün, bahardan kalma ılık bir öğleden sonra, şehrin en işlek meydanlarından birindeki küçük bir kafede oturdum. Önümde taze demlenmiş bir çay, cebimde acelesi olmayan bir zaman dilimi vardı. Sadece izledim. Önümden akıp giden insan selini, o kalabalığın içindeki devinimi seyrettim. Herkesin elinde bir telefon, gözler ekrana kilitli, adımlar neredeyse koşar adım, yüzler ise hep bir sonraki ana endeksli bir gerginlik taşıyor. Kimse o an orada, o kaldırımın üzerinde yürüdüğünün farkında değil. Herkes bir sonraki randevuya, bir sonraki işe, bir sonraki trene yetişiyor. Ama kimse tam olarak nerede olduğunun, bastığı toprağın, soluduğu havanın farkında değil.

Belli bir yaşa gelince öğrendiğim en kıymetli, en sarsıcı gerçek şu oldu: Hayat bizden kaçmıyor. Biz ne kadar hızlı koşarsak koşalım, hayat kendi ritmini değiştirmiyor. Biz hızlandıkça o da vites büyütmüyor; sadece biz yolun kenarındaki güzel manzaraları kaçırdığımızla, nefes nefese kaldığımızla ve günün sonunda fazlasıyla yorulduğumuzla kalıyoruz. Gençken insan zamanı fethedebileceğini sanıyor; oysa zaman, sadece usulca yanından geçip gitmemize izin veriyor.

Şimdilerde, hayatımın bu dingin evresinde, çayı soğutmadan, her yudumunun sıcaklığını hissederek içmenin tadını çıkarıyorum. Yolda yürürken adımlarımı kasten yavaşlatıyorum; kafamı kaldırıp binaların saçaklarındaki kuşlara, gökyüzünün her saat değişen mavi tonlarına bakıyorum. Gençlikte burun kıvırdığım, "vakit kaybı" olarak gördüğüm o küçük, sıradan detayların aslında hayatın ta kendisi, onun en sahici omurgası olduğunu şimdi anlıyorum.

Ne kadar hızlı giderseniz, o kadar az şey görüyorsunuz. Bir arabanın camından saatte yüz kilometre hızla geçerken yol kenarındaki çiçeği fark edemezsiniz; ama yürürken onun kokusunu bile içinize çekebilirsiniz.

Çevremdeki genç arkadaşlara ve özellikle genç okurlarıma, o bitmek bilmeyen enerjileriyle dünyayı yerinden oynatmak isteyen o güzel insanlara nacizane bir tavsiyem var: Biraz yavaşlayın. Durup bir nefes alın. Hayatın hızıyla yarışmayı bırakın, çünkü bu yarışın bir galibi yok.

İnanın, o kadar hızlı gitmeye, o güzelim günleri bir sonraki ana feda etmeye değecek bir acelesi yok bu dünyanın. Varacağımız yer zaten belli; önemli olan, oraya gidene kadar yolda ne kadar çok hikaye biriktirdiğimiz, ne kadar çok anın tadına varabildiğimizdir.

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...