Çok değil, bir yirmi yıl önce saniyelerin bile peşinden nefes nefese koştuğumu hatırlıyorum. O zamanlar zaman, avucumun içinden kayıp giden ve ne yaparsam yapayım durduramadığım hırçın bir nehir gibi gelirdi gözüme. Bir yerlere yetişmek, bir şeyleri kaçırmamak, kariyerde, hayatta, sosyal ilişkilerde hep bir adım önde olmak...
Sanki hayat, bitiş çizgisine ilk varanın büyük ödülü kazandığı, arkada kalanların ise unuttuğu bir koşu pistiydi. Sabah alacakaranlıkta çalan o alarmın sesiyle başlayan telaş, gece başımı yastığa koyana kadar içimde bir saat gibi tıkırdardı.
Geçen gün, bahardan kalma ılık bir öğleden sonra, şehrin en işlek meydanlarından birindeki küçük bir kafede oturdum. Önümde taze demlenmiş bir çay, cebimde acelesi olmayan bir zaman dilimi vardı. Sadece izledim. Önümden akıp giden insan selini, o kalabalığın içindeki devinimi seyrettim. Herkesin elinde bir telefon, gözler ekrana kilitli, adımlar neredeyse koşar adım, yüzler ise hep bir sonraki ana endeksli bir gerginlik taşıyor. Kimse o an orada, o kaldırımın üzerinde yürüdüğünün farkında değil. Herkes bir sonraki randevuya, bir sonraki işe, bir sonraki trene yetişiyor. Ama kimse tam olarak nerede olduğunun, bastığı toprağın, soluduğu havanın farkında değil.
Belli bir yaşa gelince öğrendiğim en kıymetli, en sarsıcı gerçek şu oldu: Hayat bizden kaçmıyor. Biz ne kadar hızlı koşarsak koşalım, hayat kendi ritmini değiştirmiyor. Biz hızlandıkça o da vites büyütmüyor; sadece biz yolun kenarındaki güzel manzaraları kaçırdığımızla, nefes nefese kaldığımızla ve günün sonunda fazlasıyla yorulduğumuzla kalıyoruz. Gençken insan zamanı fethedebileceğini sanıyor; oysa zaman, sadece usulca yanından geçip gitmemize izin veriyor.
Şimdilerde, hayatımın bu dingin evresinde, çayı soğutmadan, her yudumunun sıcaklığını hissederek içmenin tadını çıkarıyorum. Yolda yürürken adımlarımı kasten yavaşlatıyorum; kafamı kaldırıp binaların saçaklarındaki kuşlara, gökyüzünün her saat değişen mavi tonlarına bakıyorum. Gençlikte burun kıvırdığım, "vakit kaybı" olarak gördüğüm o küçük, sıradan detayların aslında hayatın ta kendisi, onun en sahici omurgası olduğunu şimdi anlıyorum.
Ne kadar hızlı giderseniz, o kadar az şey görüyorsunuz. Bir arabanın camından saatte yüz kilometre hızla geçerken yol kenarındaki çiçeği fark edemezsiniz; ama yürürken onun kokusunu bile içinize çekebilirsiniz.
Çevremdeki genç arkadaşlara ve özellikle genç okurlarıma, o bitmek bilmeyen enerjileriyle dünyayı yerinden oynatmak isteyen o güzel insanlara nacizane bir tavsiyem var: Biraz yavaşlayın. Durup bir nefes alın. Hayatın hızıyla yarışmayı bırakın, çünkü bu yarışın bir galibi yok.
İnanın, o kadar hızlı gitmeye, o güzelim günleri bir sonraki ana feda etmeye değecek bir acelesi yok bu dünyanın. Varacağımız yer zaten belli; önemli olan, oraya gidene kadar yolda ne kadar çok hikaye biriktirdiğimiz, ne kadar çok anın tadına varabildiğimizdir.
Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...
Acelesi olanlara küçük bir not
Ümit Polatbaş
Futbol sahalarının sayısını artıralım!
Kaan Özcan
Nasreddin Hoca festivalinde geri sayım
Kerem Akyıl
CHP Eskişehir örgütü Özel ve İmamoğlu ekibiyle birlikte olmaya ka…
Tarkan Demir
Geleceğimiz bu sınavlara bağlı…
Seval Erci
Böyle sezona başlanmaz
Ahmet D. Canoruç
Tepebaşı Belediyesi’nin iş birliği Eskişehirlileri ulaşımda rahat…
Funda Morgül
CHP’liler önce birbirini kazanabilirse sonra seçimleri de kazanab…
Meltem Karakaş
Gürhan Albayrak ve Eskişehir İçin Yeni Bir Dönem
Rifat V. Halas
Sürdürülebilir kulüp kültürü
Konuk Kalem
2023 yılında bizi neler bekliyor?
Tülin Karagöz
Düşükler neden tekrarlar?
Op. Dr. Alper Turgut
Sağlığınız için
Uzm. Dr. Burcu Aydemir Efelerli
Vatandaşları aydınlattık
M. Murat Aslan
Hayır, o yaşamak istiyor
Seda Göksoy