Muhtıralar, darbeler, 28 Şubat'lar, darbe girişimleri atlatan Türkiye'de, bir taraftan 1999 Marmara Depremi'nin yaralarını sarmaya çalışan 57. koalisyon hükümetini oluşturan DSP, MHP ve ANAP'ın uyum sorunu, diğer taraftan ekonomik kriz, 2001 yılında Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde kurulan AK Parti'nin önünü açmıştı.
Muhtıralar, darbeler, 28 Şubat'lar, darbe girişimleri atlatan Türkiye'de, bir taraftan 1999 Marmara Depremi'nin yaralarını sarmaya çalışan 57. koalisyon hükümetini oluşturan DSP, MHP ve ANAP'ın uyum sorunu, diğer taraftan ekonomik kriz, 2001 yılında Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde kurulan AK Parti'nin önünü açmıştı.
Kuruluş yıllarında Erdoğan'ın da katılımıyla düzenlenen toplantıların bazılarını izlemiş bir gazeteci olarak AK Parti kendisini, toplumsal sağduyu eksenli bir buluşmanın adresi, koalisyon ve ekonomik krizlerden bıkmış halkın uzlaşabileceği liberal ortamı yaratacak parti olarak lanse ediyordu.
2002 ve sonrasındaki seçimlerde örgütlenme şeklini dayanışma üzerine kuran AK Parti, sol gençliğin 1970'li yıllarda gerçekleştirdiği o çalışma modelini kazanmıştı.
Bugün 23 yıllık iktidar olarak toplumsal yapılanmada öncü rol alma çabasını her kanalda gösteren AK Parti, ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve faiz, hayat pahalılığı, sığınmacı göçü, açlık sınırının altında ücretle yaşam mücadelesi veren emekli ve asgari ücretlinin yanı sıra kamu çalışanlarının eylemleri gibi bazı olaylarıyla adeta yumruk yiyor.
Peki bugün, siyasal idealinin vücut bulmasının sevinci, üzerlerindeki ittifakı ilk seçimde yüzde 34'lük oyla zirveye taşımış olmanın heyecanıyla kapı kapı dolaşıp oy isteyen AK Parti'li o gencin ne durumda olduğunu merak eden var mı?
Kendini her türlü ikbal kavgasının dışında tutmuş, hiçbir Ali-Cengiz oyununda yer almamış, partisini rantın kapısı görmemiş, liderini her ortamda savunmuş, günahını-sevabını inancı gereği kendince tartmış o gencin halini hatırını soran var mı?
Sonradan sahip oldukları lüks otomobil ve ciplerde gezen, milyonluk takılar, birbirinden havalı nişanlar ve düğünler yapan abilerini, ablalarını gördüğünde...
Mütevazi yaşamını sürdürürken, hayatın olağan akışına aykırı zenginleşen çevresindeki abilerine, ablalarına baktığında...
Siyasal ideali yerle yeksan eden benmerkezci yaklaşımları, ihale kavgalarını, sonradan iş bitirici müteahhit olmuşlara tanık olduğunda...
Gönüllü olarak hevesle yıllardır kapı kapı partisine oy isteyen o genç ne düşünüyor acaba?
Hiç merak eden oldu mu?
Düşüncesi iktidar olmuş, "biz herkesten farklıyız" fikrini her ortamda savunmaya gayret eden o partili gencin gözü ışık saçıyor mu?..
Hazır seçim de yakınken...
Bir bakın derim.
Çok kazanandan az, az kazanandan çok vergili adalet!
Türkiye’de çalışan yani ücretli kesimin en çok şikayet ettiği mesele, gelir vergi kesintisindeki adaletsizlik.
Sendikalar “yüzde 15’te sabitlenmeli” diyor.
Mevcut durumda skala yüzde 15 ile 40 arasında değişiyor.
Vergi gelirlerinin dağılımı aslında ürkütücü tabloyu ortaya koyuyor.
Neredeyse tamamı ücretlilerden alınan gelir vergisinin toplanan vergilerin içindeki payı yüzde 24,5.
Kurumlar vergisi yüzde 11,1.
Otomobil alırken, depoyu akaryakıtla doldururken, bankada işlem yaparken, ekmek alırken ödediğimiz KDV, ÖTV, banka ve sigorta muameleleri vergisi, özel iletişim vergisi, damga vergisi, gümrük vergisi, harçlardan oluşan dolaylı vergiler ise yüzde 64,4.
Gelir vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı, aralarında büyük holdinglerin ve şirketlerin de yer aldığı kurumlar vergisiyle mukayese ettiğimizde iki katından fazla.
Türkiye’deki vergi sistemi…
Çok kazanandan az, az kazanandan çok vergi mantığı üzerine kurulu.
Böyle bir sistemde adalet olur mu?
Tabii ki olmaz.
Adalette de adalet olmayınca vergide adaleti aramak bizim hatamız.
Daha ne diyelim…