Sporların efendisi basketbol-voleybol…

Şinasi Kula yazdı

16 Aralık 2015 00:00
A
a
Ben bir beden eğitimi öğretmeniyim.

Yirmi beş yılını öğretmenlik mesleğinde dolu dolu yaşamış bir eğitim emekçisiyim. Ve öğretmenliğimin en güzel, en anlamlı ve en üretken yıllarını Polatlı’da yaşamışım. Halep ordaysa arşın burada! Herhangi bir Polatlılıya sorup ne derece doğru söylediğimi, ne derece palavra sıktığımı anlamanız olasıdır. İstiklal Ortaokulu’nda görev yaptığım1983-1991 yılları arasında okul tarihinin sportif alanda en başarılı yıllarına imzamı koydum. Kız voleybol takımımı Ankara Şampiyonu yapıp bir üst kategoriye çıkardığım yılda okulumuzun kapalı spor salonu dahi yoktu. Hiçbir zaman da olmadı böyle bir salon zaten! Güreşte Ankara ikincisi olarak, Çorum ilinde yapılan Türkiye Şampiyonası’nda Ankara’yı temsil etme hazzını yaşadık öğrencilerimle. Atletizm’de kızlar ve erkeklerde Ankara üçüncüsü olarak Kayseri’de düzenlenen Türkiye Şampiyonası’nda yine aynı hazzı yaşadık evlatlarımla. Eğer bunlardan bahsetmesem anlamakta sıkıntı çeken birileri tevazumu yanlış değerlendirip, kerameti kendinden menkul edalarla büyük dağları yarattığını sanıyor. Oysa bilmiyorlar ki köşe kadılığı yapmak kadar kolay değildir bilginin pratikte uygulanması. Her şeyi iyi bildiğinizi düşünseniz dahi işin psikolojisini çözmekte yetersizseniz şampiyonluğun “Ş” sini bile rüyanızda görürsünüz hani…

Yazımın başında çok net vurguladım sporların efendisi basketbol ve voleybol diyerek. Tüm içtenliğimle diyorum bunu bilesiniz. Salon sporları genel anlamda özel ve güzeldir. Gerek sporcuları, gerek seyircileri bağlamında kültür seviyesi yüksek kesimin tercih ettiği spor türüdür. Futboldaki çirkinliklerin, fanatizmin pek çoğundan arınmıştır. Şarabı çekip futbol maçında naralar atarak deşarj olmayı yaşam biçimi sayan anlayışı bulamazsınız salon sporlarında. İstisna çirkinliklerin dışında seviye, kalite çok daha üst düzeydedir. Estetik çok daha üst düzeydedir…

İşte bu yüzdendir Eskişehir Basket Takımına sempati ile bakmamın en büyük nedeni. Edirne Olin adı ile kurulup kentimizde yaşam sürdüren ve artık Eskişehir’e ait olan Eskişehir Basket’in Rixos Otel'de düzenlenen yeni yönetim kurulu tanıtım toplantısında kentimizin tanınmış simaları vardı. Kulüp Başkanı Sinan Özeçoğlu, Eskişehir ile buluşma tarihçesi hakkında minik sunum yaptıktan sonra “Bu yıl öncelikli hedefimiz ilk 8 takım arasına kalıp play-off maçlarını oynayabilmek ve bu şehrin güzel insanlarına bu heyecanı yaşatabilmek” şeklinde hedeflerini açıkladı. Yönetim kurulunda bizim ailemizden de birisinin olması ayrı bir hazdı. ESGROUP Yönetim Kurulu Başkanı F.Özgür Demirdaş’ın Eskişehir Basket Takımının yönetim kurulunda olmasına hem şaşırdım, bir o kadar da mutlandım. Çünkü bir futbol sevdalısı olduğunu iyi bildiğim kişidir. Salon sporlarının en popülerlerinden olan bir branşa yönelmesi, gönül vermesi ve elini taşın altına koyması gerçekten de mutlandırdı beni.

Yazımın başında gayet net biçimde salon sporlarının ayrıcalığına vurgu yaptığım kanısındayım. Ve Mesut Hoşcan da gayet iyi anımsar ki Eskişehirspor Kulüp Başkanlığı’na aday olduğu ilk anlarda bir sohbetimde söz almıştım kendisinden. Voleybol branşının da bu kulüp çatısı altında hayat bulacağı sözünü vermişti. Voleybolun duayen ismi sevgili Kazım Tokat bile umutlanmıştı Hoşcan’ın verdiği sözden ötürü. Lakin hayatın gerçeği umduğumuz biçimde gelişmedi…

İşte Eskişehir Basket Takımına sempati ile bakmamın en büyük nedeni, salon sporlarının olumlu anlamda ayrıcalıklı olduğunu bilmemdendir. Yazılı ve görsel basın olarak halkımızın bu takıma yürek vermesini, omuz vermesini sağlarsak zirveye oynayan bir “ESES Basket” ile mutlanabiliriz inanın. ES TV’nin Eskişehir Basket Takımının maçlarını canlı verdiğini hepimiz biliyoruz. Doğal olarak da ES TV ailesindeki arkadaşlarımla ben de gururlananlardanım. Diyorum ki bundan böyle hafta sonları evimizde oynayacağımız maçlara giderek iyi bir basketbol seyircisi olabilirim. İyi bir Eskişehir Basket Takımı taraftarı olabilirim. Yeter ki Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in o gece yaptığı konuşmadaki gibi sonlanmasın hayallerimiz. Batılı gibi başlayıp doğulu gibi hüsranla bitirmeyelim yeter ki!

Sayın Büyükerşen haklı…

 

Sizlerden gelen yorumlar…

Sevgili Alican Türk Albayım köşe yazılarıma iki ayrı yorumda bulunmuş. Diyor ki ilkinde; “Ah keşke şu toplum her gece önlerine servis edilen dizilerin veya bazı programların gerek bireysel gerek toplumsal çöküşe zemin hazırlamak için kullanılan birer psikolojik savaş aracı olduğunu, o diziler aracılığıyla beyinlerin uyuşturularak toplumun içini boşaltmanın, toplumsal değerleri dejenere etmenin hedeflendiğini, bütün bunların da kasıtlı ve bir plan çerçevesinde yapıldığını bilebilselerdi...”

İkinci olarak da “Arapça kutsal dil midir” başlıklı yazıma şu yorumu yapmış; “Kutsal kitabımız Kur'an'ın pek çok ayetinde, bu kitabın bütün insanlığa indiği, herkes anlasın diye insanların bir dili olan Arapça olarak gönderildiği yazar ve asıl olanın Kuran’ın anlaşılması ve anlayarak, üzerinde düşünülerek okunması olduğu çok net olarak belirtilir. Kur'an, ayrıca, kendinden önceki bütün kitapları da tasdikleyici olarak gelmiştir. Yani ondan önce inen kitaplar da kutsaldır. Buna göre Arapçaya bir kutsallık atfedilecekse diğer kitapların indiği o dilleri de o kadar kutsal kabul etmek gerekir.

Tabii bunlar işin teferruatı, biçimsel yanı... Özü değil yani... İşin özü, Kur'an'da da defalarca vurgulandığı gibi, onu anlayarak ve üzerinde düşünerek, yani bilinçli olarak, yani Allah'ın kullarından neler istediğini bilerek okumaktır. Bu anlamda büyük Atatürk'ün Elmalılı Hamdi Yazır'a Kur'an'ı tercüme ettirmesi tam da Kur'an'da istenen bildirilen gösterilendir (ki zaten Atatürk Kur'an'ı da İslam'ı da çok iyi bilen biriydi). Sözün kısası, Arapçanın hiç bir kutsiyeti yoktur... Ya da - başka bir deyişle - Arapça ne kadar kutsalsa Türkçe de, İngilizce de, Almanca da, Latince de, İbranice de, Çince de vs. o kadar kutsaldır...

                                           ***

Sayın Ömer Yeşilçay da “gaflet uykusundan uyanmanın ilk adımı” başlıklı yazıma şu yorumu göndermiş; “Çok haklısınız, bu işler Türkiye’de 12 Eylülle başladı. Küreselleşme adı altında emperyalizmin toplum mühendisleri Türk toplumunu yeniden dizayn etti. Bazılarının rahmetle aldıkları Özal’la başlayan süreç bu iktidar zamanında tavan yaptı. İnsanlarımızı nemelazımcı, bencil ve çıkarcı hale getirdiler. Örf ve adetlerinden kopardılar ve kimliksiz, kişiliksiz bir yığın yarattılar. Şu anda toplum balık hafızalı, gördüğüne değil duyduğuna inanan bir sürü halinde. Amaçları vatanımızı bölmekti ve toplumu bu hale getirmeden yapamazlardı, başarılı olmuşlar gibi gözükse de benim hala umudum var…”

 

OZANCA

Minnet eylemedi paraya pula

Hiç değer vermedi halıya çula

Hem sanatçı hem de televizyoncu

Adam gibi adam Şinasi Kula… Fikret DİKMEN

Not: Beni onore eden ozan Fikret Dikmen’e saygı ile…
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu Eskişehir haberi ilginizi çekebilir! İlginç Eskişehir haberi