Çok değil, on - on beş yıl geriye gittiğimizde sokakların nabzı köşe başındaki bakkal dükkânında atardı. Kapıyı ittiğinizde çalan çıngırağın sesi, yalnızca bir müşterinin içeri girdiğini değil; o mahallenin bir ferdinin evine, tanıdık bir eşiğe adım attığını haber verirdi. Bakkal Ahmet Amca ya da Mehmet Abi, içeri girenin sadece adını bilmezdi; evdeki hastayı, askerdeki oğlu, çocuğun karnesindeki zayıfı ve ay sonunun nasıl denkleştirildiğini de bilirdi.
O küçük dükkânlar yalnızca un, şeker, gaz yağı satılan ticarethaneler değildi; mahallenin emanetçisi, çocukların göz kulak olunduğu birer güven adası, yabancı bir ayak sesi duyulduğunda sokağı koruyan görünmez birer karakoldu.
Mahalle bakkalının tezgâhındaki o meşhur, çizgili ve kenarları kıvrılmış veresiye defteri, kapitalizmin soğuk kredi kartlarına ve pos cihazlarına hiç benzemezdi. Orada faiz işlemez, limit doldu diye işlem iptal edilmezdi. O defter, iki insanın birbirine duyduğu "haysiyet ve itimat sözleşmesi"ydi.
Cüzdanda para olmasa da ekmek tezgâhtan alınır, "Maaşı alınca hallederiz" cümlesiyle hesap deftere bir kalem darbesiyle yazılırdı. Kimse o borcu inkâr etmeyi aklından geçirmez, esnaf da "acaba öder mi?" kaygısıyla gece yatağa girmezdi. Güven, hukuki sözleşmelerin ya da banka teminatlarının çok ötesinde, doğrudan yüz yüze kurulan insan ilişkisinde inşa edilirdi.
Bugün mahalle aralarına kadar sızan, her sokak başında mantar gibi biten zincir süpermarketlerin cam kapılarından içeri girdiğimizde bambaşka bir dünya karşılıyor bizi. Florasan lambaların altında parlayan binlerce çeşit ürün, kusursuzca dizilmiş raflar ve her şeyin üzerinde milimetrik olarak basılmış etiketler...
Her şey fazlasıyla düzenli, fazlasıyla steril ve bir o kadar da ruhsuz.
Kasiyerin yüzüne bakmadan ödemesini yapıp çıkan, tek kelime etmeden temassız kartını pos cihazına okutan, hatta artık "kendi kendine ödeme" kasalarında bir insan nefesi bile duymadan poşetini dolduran modern insan; aslında neyi satın aldığını sanırken neyi kaybettiğinin farkında değil. O ışıltılı raflar tüketiciye devasa bir seçenek havuzu sunuyor olabilir; ancak kaybettiğimiz şey, insanı insan yapan o kadim bağ: Komşuluk hukuku ve karşılıklı güven.
Süpermarket için siz bir komşu, bir dost ya da bir hikâye değilsiniz; sadece gün sonu cirosuna eklenen bir veri, sepet ortalamasını artıran bir istatistiksiniz. Cebinizde limitiniz bittiği an, o parlak kapılar yüzünüze sessizce kapanır. Sistemde "maaşı alınca öderim" cümlesinin karşılığı olan bir buton yoktur.
Bakkalın çekilmesiyle sokakların hafızası da silindi. Artık aynı apartmanda yaşayıp asansörde birbirine selam vermekten çekinen, yan komşusunun adını dahi bilmeyen yabancılar topluluğuna dönüştük. Esnafın adıyla hitap ettiği, hal hatır sorduğu o sıcaklık yerini anonim bir yalnızlığa bıraktı.
Elbette zamanın akışını durdurmak, tüketim alışkanlıklarının değişmesini tümden engellemek mümkün değil. Ancak modernleşme adı altında insani temasın bu kadar hızlı tasfiye edilmesi, toplumun harcındaki en sağlam çimentoyu, yani "birbirine inanma" duygusunu zedeliyor.
Mahalle bakkalı sadece bir esnaf değildi; bizi birbirimize bağlayan görünmez bir köprüydü. O köprüler yıkıldıkça geriye sadece kusursuzca paketlenmiş ürünler, soğuk barkod bip sesleri ve kalabalıklar içinde giderek daha da yalnızlaşan bir insanlık kalıyor.
Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...
Ruhu eksilen mahalleler
Ümit Polatbaş
Hem “Haklısın” diyorlar hem tahliye ediyorlar
Kerem Akyıl
Yasaklar Bahçesi!
Kaan Özcan
TOKİ işi ticarete çevirdi!
Tarkan Demir
Tepebaşı’nda güvenli yaşam alanı
Seval Erci
Daha iyi performansları göreceğiz
Ahmet D. Canoruç
Tepebaşı Belediyesi’nin iş birliği Eskişehirlileri ulaşımda rahat…
Funda Morgül
Gürhan Albayrak ve Eskişehir İçin Yeni Bir Dönem
Rifat V. Halas
Sürdürülebilir kulüp kültürü
Konuk Kalem
2023 yılında bizi neler bekliyor?
Tülin Karagöz
Düşükler neden tekrarlar?
Op. Dr. Alper Turgut
Sağlığınız için
Uzm. Dr. Burcu Aydemir Efelerli
Vatandaşları aydınlattık
M. Murat Aslan
Hayır, o yaşamak istiyor
Seda Göksoy
Türkiye'de futbol
Osman Cemoğlu