Dijitalleşmenin her şeyi pürüzsüzleştirdiği, steril ve tek tip kıldığı bir çağda yaşıyoruz. E-kitap okuyucularının soğuk ekranları, fabrikadan yeni çıkmış matbaa mürekkebinin kokusunu dahi taşımayan kurgusal metinler ve tıklandığında anında unutulan milyonlarca dijital cümle… Oysa bir kentin arka sokaklarına gizlenmiş, tozlu ahşap kokulu sahaf dükkanlarının kapısından içeri adım attığınızda, zamanın akış biçimi birdenbire değişir. Çünkü sahaf raflarında bekleyen şey yalnızca basılı kağıt tomarı değil; insan ruhunun zaman içindeki ayak izleridir.
İkinci el bir kitabı raftan alıp kapağını araladığınızda, yazarın anlattığı hikayenin yanı sıra ikinci, paralel ve sessiz bir anlatı daha başlar. Sayfaların sararmış dokusu, hafifçe kıvrılmış bir yaprak ucu, araya sıkıştırılmış unutulmuş bir tramvay bileti ya da bir kurutulmuş çiçek... En çok da satırların altını çizen o telaşlı kurşun kalem izleri ve sayfa boşluklarına düşülmüş el yazısı notlar.
Bir okur, neden bir romanın kenarına not düşer? Kimi zaman bir öfkeyi kayda geçirmek, kimi zaman altı çizilen bir hakikati zihne kazımak, kimi zaman da sadece o an hissettiği yalnızlığı kâğıda fısıldamak için. "Burada haklıydın ama geç kaldın" diye yazılmış solgun bir cümleyle karşılaştığınızda, o cümlenin sahibinin kim olduğunu, hangi kış gecesinde o satırı karaladığını, o acıyı nasıl atlattığını asla bilemezsiniz.
Fakat aradan geçen zamana rağmen aynı cümlenin üzerinde durur, aynı hüznü paylaşırsınız. İşte sahaf kültürü, birbirini hiç tanımamış, belki aynı jenerasyonda dahi yaşamamış iki insanın bir kâğıt parçasının üzerinde el sıkışmasıdır. Nesiller arası görünmez, sessiz ama sarsıcı bir akrabalıktır bu.
Kültürel hafıza yalnızca müzelerin vitrinlerinde ya da resmî arşivlerin kilitli dolaplarında saklanmaz. Asıl hafıza, gündelik hayatın içinden geçen nesnelerin üzerinde birikir. Birinci baskı bir şiir kitabının ilk sayfasına düşülen bir ithaf yazısı bize o dönemin atmosferini, dostluk hukukunu ve insan ilişkilerinin zarafetini en yetkin tarih kitabından daha sahici bir dille anlatır.
Sahaflık zanaatı tam da bu nedenle alelade bir ikinci el ticareti değildir. Sahaf, kentin kültürel hafızasını ayakta tutan, çöpe gitmekten kurtardığı her cildi birer emanet gibi saklayan sessiz bir bekçidir. Onlar olmasaydı, aile arşivlerinden sokağa dökülen mektuplar, kişisel kütüphanelerin dağılan parçaları ve bir şehrin entelektüel serüveni yok olup giderdi.
Bugün her bilginin anında tüketildiği, tüketildikçe değersizleştiği bir hız girdabındayız. Her şeyin yenisi, en son çıkanı ve en parlağı makbul sayılıyor. Oysa eski bir kitabın yıpranmış cildine dokunmak, insana geçiciliğini ve aynı zamanda sürekliliğini hatırlatır. O kitap bizden önce başkalarının elindeydi; biz okuyup bıraktıktan sonra da bir başka yabancının parmakları arasında nefes almaya devam edecek.
Sayfa kenarlarına düşülen o notlar, modern insanın kibrine karşı verilmiş mütevazı bir cevaptır: İnsanlar gelir, dönemler kapanır, rejimler ve şehirler değişir; fakat kâğıdın üzerine bırakılan samimi bir düşüncenin, bir kederin ya da bir umudun izi asla silinmez.
Eski bir kitabın sayfalarını çevirirken rastladığınız o yabancı el yazısına dikkatle bakın; çünkü orada sadece geçmişin bir yankısını değil, insan kalbinin hiç değişmeyen ortak hikâyesini okuyorsunuz.
Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...