Türkiye’nin deprem kuşağında olduğu gerçeği genellikle büyük afetlerin hemen ertesinde hatırlanıp sonrasında gündemin arka sıralarına itilen bir konu. Ancak bilim insanlarının saha verilerine ve jeolojik araştırmalara dayanarak yaptıkları uyarılar, bir kentin geleceğini güvence altına almanın yolunun afeti beklemekten değil, zeminin ve fayın dilini doğru okumaktan geçtiğini gösteriyor. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Genel Jeoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erhan Altunel’in son açıklamaları, Eskişehir özelinde tam da bu bilimsel gerçekliği bir kez daha masaya yatırdı.
Eskişehir, kamuoyunda çoğunlukla birinci derece deprem bölgeleriyle kıyaslandığında görece daha "sakin" bir coğrafya gibi algılanabiliyor. Oysa jeolojik veriler kentin altından ve yakın çevresinden geçen aktif fay hatlarının varlığını açıkça ortaya koyuyor. Kentin Kuzey Anadolu Fay Zonu gibi ana hatlara yakınlığının ötesinde, doğrudan Eskişehir Fay Zonu gerçeği bulunuyor. Tarihsel kayıtlara bakıldığında, 1956 yılında meydana gelen 6,4 büyüklüğündeki Eskişehir depremi, bu fay sisteminin yıkıcı sarsıntılar üretme potansiyeline sahip olduğunu somut bir şekilde belgeliyor. Dolayısıyla "burada büyük deprem olmaz" yanılgısına düşmek, bilimsel açıdan kabul edilebilir bir yaklaşım değil.
Uzmanların uyarısında en kritik başlık faya olan mesafeden ziyade zemin yapısı. Prof. Dr. Altunel’in dikkat çektiği üzere, Porsuk Çayı ve Eskişehir Havzası binlerce yıllık süreçte nehir yataklarının taşıdığı kum, silt ve çakıllardan oluşan alüvyon tabakalarıyla kaplanmış durumda. Taşlaşmamış, gevşek nitelikteki bu çökeller, olası bir sarsıntı anında dalgaları büyüterek üzerindeki yapılara çok daha sert ve yıkıcı bir darbe vurabiliyor. Deprem dalgalarının sağlam kaya zemin ile gevşek alüvyon zeminde farklı davrandığı jeolojinin temel kurallarından biridir. Porsuk çevresindeki yapı stoğunun güvenliği, sadece betonarme kalitesiyle değil, doğrudan bu zemin etkileşimiyle değerlendirilmek zorunda.
Bilim insanlarının çağrısı panik yaratmak değil, doğru önlemi vaktinde almak üzerine kurulu. Bu noktada atılması gereken ilk adım, kentin jeolojik haritasının santim santim çıkarılmasını sağlayan mikrobölgeleme çalışmalarının hızla tamamlanmasıdır. Aktif fayların tam güzergahlarının, yüzey kırığı üretme potansiyellerinin ve yerel zemin özelliklerinin netleştirilmesi; kentsel dönüşümden yeni imar planlarına kadar her aşamada temel rehber olmalıdır.
Bir kentin güzelliği, parkları ve sosyal dokusu kadar, o kentin ne kadar sağlam bir zemin üzerine oturduğu da hayati önem taşır. Eskişehir gibi kıymetli bir kentin yarınlarını korumak, uzmanların bilimsel uyarılarına kulak verip zemini tanımaktan ve hazırlığı geciktirmemekten geçiyor.