alexa
Fast Express tepe banner kampanya

Doç. Dr. Turan Akman Erkılıç

Öncesi ve sonrasıyla YÖK ve üniversite üzerine…

Bizim kuşak bu YÖK’ü çok konuşmuştur ve yazmıştır. Dün gibi anımsarım. O vakitler Kenan Paşa’ya laf etmek öyle kolay değildi

19 Kasım 2020 08:46
A
a
Bizim kuşak bu YÖK’ü çok konuşmuştur ve yazmıştır. Dün gibi anımsarım. O vakitler Kenan Paşa’ya laf etmek öyle kolay değildi. Zaman zaman Paşa’ya laf edenler olurdu gazete de bir ay kapanırdı. Biz de kapanan gazeteyi hemen çizgi olarak en yakın gazeteyle ikame ederdik. Gazeteler ikiye ayrılırdı ana gazeteler ve ikame gazeteler. Allah daha beterini göstermesin…Ne günlerdi Kenan Paşa’ya çatamayan YÖK veya İhsan Doğramacı’ya çatardı… O zamanlar YÖK bir bakıma olur olmazın günah keçisi gibi bir şeydi…

YÖK, o yıllar için yükseköğretimde kimilerine göre bir çıkışın kimilerine göre ise bir çöküşünün miladı gibiydi. O dönem yükseköğretimde olan bitenleri ‘YÖ’ yani YÖK’ten önce; ‘YS’ yani YÖK’ten sonra anlatabiliriz. Bu satırların yazarı YÖK’ün öncesi ve sonrası hem öğrenci hem de öğretim elemanı olarak gördü yaşadı şimdilerde de değerlendiriyor.

Zor günlerdi. Okullar milliyetçilik devrimcilik adına işgal altında. Falanca fakültede falanjistler; filanca fakülte veya akademide filanjistlerin egemen olduğu günlerdi.
Bir gün sıradan öğrenciye o okulda egemen grubun militanı sormuş sağcı mısın solcu musun nesin yani gibi… Genç cevap verememiş…
 
Üç beş gazete dergi ya okumuş ya okumamış ülkücü de olsa devrimci de olsa benim için arkadaşının okuldaki öğrenim özgürlüğünü engelleyen olsa olsa demokrasi karşıtı militandır. Sözüm ona okumuş …
Öğretim elemanının bir görüşün tahtaya çizilmiş simgesini silip tahtayı kullanamadığını günleri gördük. Mezarcılar vardı. Gazi Eğitim komünistlere mezar olacak ya da Mülkiye faşistlere mezar olacak…
Ne yazık ki YÖK’ten önceki üniversite böyleydi. Bu bardağın boş ya da kötü negatif tarafı…Özerk olmayan MEB’e bağlı öğretmen yetiştirme kurumları daha çok ama çok politize edilmişlerdi. Resmen yanlı hükümetler tarafından işgal ettirilmişlerdi okullar. Mülkiye başlı başına bir yuvaydı ancak slogancılık ile koskoca okulu yedik bitirdik…
 
Birde dolu pozitif tarafına bakalım.
Tüm olumsuzluklara rağmen üniversite bugünkünden daha özerkti. Bugünkü akademisyenler kusura bakmasınlar o dönemin yükseköğretim kurumlarında o kadar değerli ama o kadar değerli öğretim elemanı ve akademisyen vardı ki sormayın. O derya deniz kişilikleri anlatmak mümkün değildir. Gazi Eğitim’de Yılmaz Sarıoğlu, Cavit Binbaşıoğlu ve daha nice unvansız bilim ve demokrasi meşaleleri… Ankara Eğitim’de Fatma Varış, Ziya Bursalıoğlu, İbrahim Ethem Başaran… Mülkiye’den İlber Ortaylı, Mümtaz Soysal, Mete Tunçay… Ankara Basın Yayın’da Adnan Binyazar ve Emin Özdemir… İstanbul’da Ümit Yaşar Doğanay, Cavit Orhan Tütengil, Nevzat Yalçıntaş, Sulhi Dönmezer, Dil Tarih’te Şerafettin Turan, Ankara İlahiyat’ta Bahriye Üçok, Şişli Siyasal’da Server Tanilli, Eskişehir ile Bursa Akademi’de Yusuf Ziya Binatlı, İnal Cem Aşkun, Vural Savaş ve daha niceleri…
İşin özü öğretim elemanlarındaki niteliğe karşılık birbirine düşürülmüş öğrenciler…
 
Derken çalan düdük! Dediğim dedik çaldığım düdük… Benim adım Hıdır elimden gelen budur…
Unutmamak gerekir ki hiçbir özgürlük insanın can güvenliğinden daha tercih edilebilir olamaz. Can derdindeki öğrenci gençlik bir of çekmiş ki sorma. İstediğin kadar daha iyi bir dünya ya da tüm Türkleri kurtarma ideali hepsi ama hepsi dibe vurmuştur artık… Artık Karadeniz değil; anaların yüreği çırpınmaktadır. Devrim ya da evrim değil Evren Paşa geçerlidir. Kaza düdük çala çala gelmiş ve rahmetli Turan Güneş’in ifadesiyle araba devrilmiştir.
 
Peki sonrası olaylar nasıl gelişti?
Eylül 1980 öncesi yaşanan kargaşanın suçluları öbek öbek bulunmuştu. Bir tarafta uzlaşmaz politikacılar, bir tarafta sendikalar, bir tarafta da Üniversite ve gençler…  Eleştirilerin haklı noktaları kesinlikle vardı. TÜSİAD ve İstanbul burjuvazisi nefes almıştı. Sokaktaki halk da canını kurtarmış olmanın şükründeydi…
Sonrasında artık eski yükseköğretimim yerinde yeller esmekteydi. Bir bakıma sonuç, adım adım elveda göreceli özerklikti… Elveda özerk üniversite! Her şeye rağmen o dönemde İstanbul Marmara’da Orhan Oğuz, Eskişehir Anadolu’da Yılmaz Büyükerşen, Erzurum’da Hurşit Ertuğrul öne çıkan rektörlerdi… Akılcı ve uzlaşmacı yaklaşımlarla üniversiteleri bir parça ayakta tutmuşlardı.
 
O günlerin dünyasında yüksekokul, akademi, fakülte üniversite farklılıkları nedir ne değildir anlamadan hepsi tornadan çıkmış bir boyda hepsi fakülte ama… Şu bu okutulacak okut! Vizeler zart zurt. İleri marş! Finaller yapılacak yap. Öğrenciler atılacak at gibi…
 
Ancak buna rağmen ihtilalden bir süre sonra üniversitede ekmek bulmuş bir kişi olarak objektif değerlendirme mi istiyorsunuz?
Yanıt evetse yazıyorum…
Evet!  YÖK gibi organizasyona çok mu çok ihtiyaç vardı. Ancak icra edildiği ortaya konulduğu gibi olmamalıydı.
Bir grup üniversite öğretim üyesi sütre gerisinde yattı 3 M’i oynadı. Bir grup kafadan karşıt oldu çok yitirdi. Yükseköğretimde özelleştirme YÖK’le birlikte başladı. Merkezi programlar YÖK’le başladı. Evet can güvenliği kazanıldı fakat özerklik çok yara aldı.
 
Eğitim yönetimi alanı akademisyeni olarak şu notları eklemeliyim.
* YÖK gibi koordinasyon kuruluna ihtiyaç var ki bu Üniversitelerarası Kurul da olabilir.
* Aşağıdan yukarıya özerkliği güçlendirecek liyakate dayalı örgütlenme zorunluluktur.
* Yükseköğretim ile ilgili konular bilimsel olarak tartışılmalıdır. Bugünkü YÖK’te de son derece donanımlı, deneyimli üyelerin olduğunu da not edeyim. Ayrıca eski YÖK’lerdeki nitelikli akademisyenlerin politik kaygı ve ötekileştirme ve yanlılıkla görevden alınmış olması doğru olmamıştır.
* Rektörlerin siyasal otorite tarafından atanması iyi sonuçlar vermemektedir. Politize edilmiş, suskun 3M üniversiteler yaratmıştır. Rektörlerin seçimi/ataması muhakkak gözden geçirilmelidir.
* Üniversitelerin çokça açılması iyi sonuçlar doğurmamıştır. Her kentte bir üniversite yerine farklı işlevi olan yükseköğretim kurumları daha doğru bir tercih olup olmadığı tartışılmalıdır.
* Öğretmen yetiştirmenin YÖK’le üniversiteye alınması doğru bir karardır. Gerisi iyi getirilememiştir. Öğretmen yetiştirme üniversite içinde olmalı ancak eski uygulamalardan yararlanılması ve mesleki eğitim kurumları olarak pratik ağırlıklı çalışması tartışılmalı ve yeni öğretim programı geliştirilmelidir.
* Üniversite ve alt sistemlerini öğretim programları ve işleyişleriyle bire bir aynılaştırma akademik değildir. 
Yeni bir yükseköğretim yasası ve işleyişine ihtiyaç vardır. Yeni yasa üniversiteler, MEB, akademisyenler, uzmanlar ve kamuoyunca tartışılmalı görüşülmeli ve yeni bir yol bulunmalıdır.
Türkiye insan kaynağı ve diğer olanaklarıyla daha nitelikli ve yükseköğretim oluşturacak güçtedir.  Ancak yükseköğretimin sorunlarının kaynağının bir kısmı üniversite dışında sosyal, ekonomik ve politik işleyiştedir. Bu boyutuyla sorun ulusaldır…
Üniversite ve yükseköğretim ülkenin geleceğidir. Baskı altına alınmış; prestij yitirmiş, pratik değeri olmayan araştırmalara gömülmüş bir sistemle iyiye yönelme olanağı yoktur. Sorunları gören, araştıran pratik ve doğru çözümler üreten bir yükseköğretime ihtiyaç olduğu açıktır…
 
 
Arıman masaustu reklami
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat