SAKARYA VADİSİ ÖLÜM ÇUKURUNA DÖNECEK
İklim kriziyle birlikle su ve gıdanın çok önemli hale geleceğine dikkat çeken Deniz Ataç, “Bir an düşünün, sabah kalktınız ve su akmıyor ve günlerce akmayacak. Biz başka bir şey konuşamayız çünkü yaşamak için suya ihtiyacımız var, gıda aynı şekilde ve temiz hava. Hayatı çok farklı yönetmek gerekiyor ama şu anda bunlar herkese masal gibi geliyor. Yani, tamam ekonomi tabii ki çok önemli ama öyle bir an gelir ki, açlıkla karşı karşıya kalabiliriz. Dolayısıyla, bugün su var, yarın da su olacak anlamına gelmiyor; bugün raflar dolu, yarın raflar dolu olacak anlamına gelmiyor. Niye özellikle buradan girdim? Yani Atalan Alpagut'un olduğu Sarıcakaya bölgesi, bütün o bölge çok kritik bir bölge. Türkiye'de birkaç tane mikroklimadan bir tanesi. Ama biz şimdi oraya ve Sakarya Havzası'nın göbeğine götürüp birkaç tane madeni aynı anda yapmak üzere planlar yapıyoruz ki Atalan Alpagut da bunların en büyüğü. Türkiye'de bütün su havzalarında, nehir yataklarının etrafında altın madenlerinin şu anda yerleşmeye çalıştığını, ruhsat almış ve faaliyete geçmeye başladığını görüyoruz. Neden? Çünkü bu madenler bir açık hava operasyonu. İki tane ruhsat var burada. Bin 836 hektar ruhsatı söylüyorum; 2 bin 500 futbol sahası. Bunlar o kadar büyük alanlar ki, sonunda biz siyanüre bulanmış toprak yığınlarıyla karşılaşacağız. Düşünün orası gidecek ve orada kocaman bir çukur, ölüm çukuru dediğimiz bir kimyasal çöplüğüne dönecek. Atalan'da 1 ton cevher çıkacak. Cevher dediğimiz de, madenin içinde olduğu toprak, kayaç daha doğrusu. 0,8 gram altın çıkacak, düşünebiliyor musunuz? O da en iyi ihtimalle. Çevre maliyeti bunun o kadar yüksek ki, sizin oradan aldığınız bütün altını burada, gümüş de var. Hepsini satıp ben buraya geleyim ve restore edip eski haline getireyim deseniz, zaten getiremezsiniz. Şimdi burada niye Türkiye’ye üşüşüyor bütün bu şirketler? Çünkü şu anda Türkiye'deki çevre mevzuatı yeteri kadar sıkı değil ve bunlar çevre maliyetini dikkatie almadıkları için çevreyi kirletip gidecekler; şirketler parayı kazanacak, oradaki insanların hayatı alt üst olacak ve sonunda biz belki yüzlerce yıl boyunca doğanın kendini iyileştirmesini bekleyeceğiz. Kaç nesil bekleyecek onu? Altın madeninin gittiği her yerde kanser konuşulur, kan kanseri konuşulur. Siz akıllı olmazsanız batı acımaz. Batı hiçbir şekilde acımaz. Siz akıllı olup, toprağınızı, suyunuzu, insanınızı ve ekonominizi tabii, nasıl iyi yöneteceğinizi siz bulacaksınız yolunu yani, Türkler bulacak Türkiye için.” dedi.
İYİ HESAPLANMASI GEREKİYOR
Nadir toprak elementlerinin çıkarılmasının çevreye vereceği zarara vurgu yaparak henüz o madenlerin işletilmesine hazır olmadığımızı belirten Ataç, “Aslına bakarsanız, 2010'lardan beri dünyada süregelen bir konu. Bu tamamen aslına bakarsanız ticaret savaşlarının sonucu. Yani en tepeden baktığınızda, bu Amerika ile Çin arasındaki ticaret savaşları nedeniyle gündeme gelen bir konu. Şimdi bizi işin o tarafı değil de tabii sonucu ilgilendiriyor. Yeşil dönüşüm dediğimiz bu dönüşümün, yani iklim krizi nedeniyle karbon azaltarak yeni bir enerji üretme biçiminin dünyada hâkim olması için yapılan elektrikli araçlar, rüzgar türbinleri, güneş panelleri, bataryalar, magnetler ve çok önemli tabi savunma sanayi... Şimdi bunun içinde bu nadir toprak elementlerine çok ihtiyaç var. Aslında bu iş 1965'lerden sonra Amerika giriyor bu işe ve Amerika'da, Kaliforniya'da bir madenleri var. Orada, uzun dönem dünyadaki en büyük nadir toprak elementleri olarak üretim yapan maden burası. Ama sonra bu bir 20 sene falan çalıştı; hatta 30 sene çalıştıktan sonra durmak zorunda kalıyor. Çünkü çevresel zararları ortaya çıkıyor. Yer altı sularına bu ağır madenler sızmaya başlıyor. Ve şirkete o zaman burayı temizle diyorlar. Şimdi akiferdeki suyun temizlenmesini düşünebiliyor musunuz? O kadar büyük ve o kadar maliyetli bir iş ki. Şimdi size gelince, hiç kimsenin akiferlerinize ne oluyor diye bakmayacak yer altı sularına. Yani Amerika, kendi topraklarında durduruyor bu işi. Bu arada, Çin zaten bu konuda yavaş yavaş geliyor. Sonra Dünya Ticaret Birliği'nin içine de girince, diyorlar ki ‘Ne güzel, Çin bunu hem kendi topraklarında çıkarıyor. Pisliği de kendine kalıyor. Biz madeni alıyoruz. O zaman biz yapmayalım bu işi. Fiyat da çok uygun.’ Çünkü orada çevre maliyeti yok. Ve yıllarca Çin'den almaya devam ediyor. Avrupa da oradan alıyor. Sonuçta şimdi Çin bunu vermeyince, bütün bu ‘yeşil dönüşüm’ riske giriyor. Şimdi nerede buluruz biz bunu? Ama şimdi onlar tabii ki kendilerine zarar vermeyecek şekilde yapacaklar. Zaten bir sorun da sermaye. Yani bu işin yapılması için çok ciddi yatırımlara ihtiyaç duyuluyor. Ve o yatırımları devlet sübvanse etmezse eğer, yine Çin'in fiyatına yetişemiyorsunuz. Çin'de bütün piyasayı dumpinglerle ele geçiriyor. Şimdi dolayısıyla biz de o yeni dönemde kendi memleketini kirletip dünyaya bu madenleri verecek 3-5 ülkeden biri olacağız. Türkiye'de tabii bildiğimiz kadarıyla tam 694 milyon telaffuz ediliyor ama bu gerçekleşmiş rezerv mi? Önce bir kere bu nadir toprak elementleri demelerinin sebebi, nadir oldukları için değil. Her yerde var aslında bunlar. Fakat bunlar birkaç maden iç içe birlikte çıktığı için, bunları ayrıştırması çok zor. Dolayısıyla önce bunları bir ayrıştıracaksınız. Bu arada işte bir tane madeni almak için, içinden bir sürü maden de çöp olarak çıkacak aslına bakarsanız. Sonra bunu saflaştıracaksınız. Sonra da rafine edeceksiniz. Şimdi bu bir süreç. Yani bu nedir biliyor musunuz? Servet transferidir bu. Biz kendimize bırakacağımız parayı ‘Buyurun siz bunun kaymağını alın. Biz ırgatlığını yaptık. Siz şimdi para kazanın.’ diyoruz. Aslında başkasının tecrübesi en ucuz tecrübedir. Yani gidip bakmak lazım; nadir toprak elementlerini daha önce çıkaran ülkelere ne olmuş, kardeşim? Yani niye biz sıfırdan kendi tecrübemiz için konuşuyoruz ki bu kadar kalabalık? Önce bir bakalım; yani tamam, ben bunu çıkarttım 3 lira, sattım 5 liraya, 2 lira kazandım. Ama acaba bunu buradan çıkarırken yaptığım hasar için ne kadar harcamam lazım? Ya da buradaki ekosistem dediğimiz bütün bize can veren sistemlere yarattığım hata bana nasıl dönecek? Şimdi bu kadar hazırlıksızken, bu kadar büyük bir işe girmenin Türkiye açısından çok yaşamsal olduğunu düşünüyorum, açıkçası. Nadir toprak elementleri konusunda ve stratejik madenler konusunda mutlaka bizim topraklarımıza vereceği, insanımıza vereceği, doğamıza vereceği zararın hesaplanması lazım. O hesapların çok iyi yapılması lazım. Böyle heyecanlanıp sonra 50 sene, 60 sene sonra, 70 sene sonra çocuklarımız ya bunlar nerede kardeşim? İş mi bilmiyorlarmış bu işi? Bu daha önce de olmuş. Bu kadar zarar görmüş. Biz tabii hep doğadan yanayız. Yani bizim vazifemiz o. Biz kuştan yanayız, kurttan yanayız, solucandan yanayız, topraktan yanayız. Onun için çok dikkat edelim. Bir tane vatanımız var. İnanın, bizi alacak başka ülkede yok. Onun için burada sağlıklı bir şekilde yaşamayı becermemiz gerekiyor.” diye konuştu.
BÖLGEYİ CANLANDIRMAYA ÇALIŞIYORLAR
TEMA Vakfı’nın orman yangınlarının ardından yaptığı ağaçlandırma çalışmaları hakkında bilgilendirmelerde bulunan Ataç, “Orman yangını olduktan sonra o yanan ağaçların bölgeden çıkarılması gerekiyor. Bu da çok basit bir iş değil. Yani devlet yapıyor zaten bunu. Ama o bir zaman alıyor. Ondan sonra Orman Bakanlığı'nın ciddi bir teknik bilgisi vardır. Onlar o bilgiyle sahaya bakıp bunun ne tarafını kendi haline bırakabiliriz? Ne tarafını tohumla götürebiliriz? Ne tarafına da mutlaka ağaç dikmemiz lazım diye bakıyorlar. 2021 yangınlarındaki gelmiş geçmiş en büyük yangınlardır. Ancak yüzde 20-25'i ağaçlandırıldı zaten. Bir kısmı tohumla tekrar yeşertildi. Bu sene, 2026'da tekrar yapacağız o bölgeleri. Keşke hiç yanmasa ve bunlar hiç olmasa. Ama orman teşkilatı hakikaten, yani arkadaşların, oradaki mühendislerimizin, işçilerin hakkı ödenmez, canla başla tekrar dikmek için uğraşıyorlar. Ama önemli olan yakmamak burada da. Yakmayacağız, ama iklim değişikliği ne yazık ki başka bir dünyaya girdik. Yani artık başka bir gerçeği yaşıyoruz. Bunu benimseyip, inanıp ona göre her şeyimizi ayarlamamız gerekiyor. Yani şu anda, inanın, belki mühendislik eğitimlerinin bile değişmesi gerekiyor. Yağmur eski yağmur değil.” dedi.
SÖZ TÜKETİCİNİN
“İklim de maden de insandan kaynaklanan olaylar.” diyen Ataç, “Bizim bir kere bireyler olarak, toplum olarak kendimize dönüp bakmamız lazım. Biz toplum ve birey olarak tercihimizi ortaya koymazsak politikacı da kendi bildiğini yapar. Altın mı, su mu? Çok kritik bir soru sorayım. Gıda mı, gümüş mü? Gıda bitti, koyun bakalım buzdolabınıza bir faydası var mı, altını size yiyebiliyor musunuz? Yani bu kadar basit aslında hayat. Hayatı bu kadar sofistike hale getirip kalmamak lazım. Ve tercihlerimizi oy verirken de satın alırken de görüşümüzü söylerken de nerede durduğumuzu çok iyi bilmeliyiz. Biz almazsak, satılmaz arkadaşlar; bizde bitiyor iş. Biz neyi alıyorsak, o satılıyor. Bu kadar gücümüz var ama biz onun farkında değiliz. Kapitalizmin uydurduğu bir takım rüzgarların ve havaların peşinde sürüklenip gidiyoruz, ne yazık ki. Yani söz, tüketicinin aslında.” değerlendirmelerinde bulundu.