Prof. Dr. Arslan, “İki kişinin tümörü aynı görünse de iç yapıları ve ilaçlara verecekleri yanıt tamamen farklı olabilir. Bu nedenle tümörün kimlik kartı çıkarılarak en etkili tedavi planı oluşturuluyor. Hormon reseptörleri, HER2 proteini ve genomik profilleme testleri gereksiz kemoterapi yükünü azaltıyor, yan etkileri minimuma indiriyor” dedi.
"KİŞİYE ÖZEL TEDAVİ ARTIK BİR LÜKS DEĞİL"
Kişiye özel tedavi sadece testlerden ibaret değil; ameliyat seçenekleri, yaşam kalitesi ve psikolojik destek süreçleri de hastayla birlikte belirleniyor. Arslan, “Artık tüm memenin alınması şart değil. Meme koruyucu cerrahi ile hem tümör çıkarılabiliyor hem estetik açıdan tatmin edici sonuçlar elde edilebiliyor. Tedavi sırasında psikolojik destek ve doğurganlığın korunması da öncelikli hedefler arasında” ifadelerini kullandı.
Meme kanserinde farkındalığın yalnızca kontrole gitmekle sınırlı kalmaması gerektiğini aktaran Arslan, gerçek farkındalığın vücudu tanımak, değişiklikleri fark etmek, düzenli kontrolleri aksatmamak ve teşhis anında doğru soruları sormaktan geçtiğini söyledi.
Arslan sözlerini, “Kişiye özel tedavi artık bir lüks değil, modern tıbbın standardıdır. Amaç sadece yaşatmak değil, tedavi sonrası kaliteli ve anlamlı bir yaşam sağlamaktır. Bugün meme kanseri, birçok kadın için diyabet veya tansiyon gibi kronik bir hastalık haline gelmiş ve yaşam boyu kontrol altında tutulabiliyor. Bu başarının arkasında erken teşhis kadar hastaya özgü tedavi planları da yatıyor. Her hasta kendi sağlığının şefi olmalı, soru sormaktan çekinmemeli ve tedavisinin aktif ortağı olmalıdır” diyerek tamamladı.