Eskişehir’de daktilolara hayat veriyordu
"Eskişehir esnafının sevilen yüzlerinden biriydi Günay Sevinç abi. Reşadiye’nin karşısındaki bir iş hanındaki mütevazı dükkanında, Türkiye’nin dört bir yanından gelen antika daktilo ve gramofonları hayata döndürerek ekmeğini kazanıyordu. Dile kolay 50 yıldır yapıyordu bu işi.1970’lerde daktilo ve yazar kasa tamir ederek başlamıştı meslek hayatına. Ancak o kadar tecrübe ve bilgiye rağmen “ben hala çırağım” diyecek kadar da mütevazı ve erdem sahibiydi. İstanbul’daki daktilo ustalarının “artık bundan bir şey olmaz” ya da “bu yapılamaz” diye geri çevirdiği makinelerin kendisine gönderilmesini istiyor ve şaşkın bakışlar altında onları hayata döndürüyordu. Sonra da yine muzip ve sevecen gülümsemesiyle “Siz ustasınız ben çırağım” diyerek ironi yapmayı ihmal etmiyordu.
Daktilo ve gramofon gibi antikalar azaldıkça azaldı. Eskisi kadar tamiri çok çıkmıyordu. Günay abi de yazar kasa, yazıcı, fotokopi makinesi gibi pek çok elektronik cihazı tamir ediyor ve evine ekmek götürüyordu. Emekli oldu ama hem mesleğine duyduğu derin muhabbet hem de ekonomik olarak yaşadığı zorluklar onu daima çalışan ve koşan bir insan yaptı. En büyük arzusu da halen üniversitede okuyan kızının eğitimini tamamlamasıydı.
Yanlış anlaşılmasın! Para peşinde koşan bir insan olmadı Günay abi. Mesleğini hakkıyla yapardı. Yaptığı işin karşılığını bile istemeye utanır sıkılır, çoğu zaman cebine sıkıştırılan üç beş kuruşa razı olurdu. Sevenlerinin “Günay abi hakkını niye almıyorsun”, “Hakkını yedirme” sözlerine çoğu zaman o deli dolu gülümsemesiyle cevap veriyordu. Garipti.
Yaşadığı rahatsızlıklara rağmen koşmaya devam ediyordu Günay Abi. Koşuyor derken benzetme yapmıyoruz. Çarşı içinde cihazı bozulan esnaf Günay abiyi arar, Günay abi de yaşından beklenmeyen çeviklikteki hızlı ve telaşlı adımlarıyla ilk yardıma giden ambulans gibi olay yerinde bitiverirdi.
Tanımayanlar için söyleyelim. Güzel insanlardan biriydi Günay abi. Pazarlıksız, samimi ve dobra bir karakteri vardı. Eskişehir esnafının deli dolu Günay abisiydi o. Herkese dokunur, selam verir, ve gülümserdi. Ama tıpkı rüzgar gibi bir iz bırakmadan yürür giderdi. Hep güler miydi, mutlu muydu? Özellikle Vatan ve Atatürk kırmızı çizgisiydi. Bu iki değere söz eden birisini görürse tanıyamazdınız onu. Karşısındakinin makamı, mevkii ve rütbesine de bakmaz açardı bayramlık ağzını.
Ulusal ve yerel basında birkaç kez haber olmuştu. Verdiği bir demeçte “Sağlığım elverdiğince bu işi yapacağım” diyordu. Kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerden birini hatta birkaçını icra ediyordu. Tek üzüntüsü yetkililerin kendisine bu konuda destek çıkmamasıydı. Artık çırak yetişmiyordu.
Kimse bu zor, meşakkatli ve aynı zamanda da geliri az olan işi yapmak istemiyordu. Günay abi, sanki mesleğe ilk başlarken bir söz vermiş ve ölene kadar daktilo ve gramofon tamiri için gelenleri geri çevirmeyeceğine yemin etmiş gibiydi. “Kimse yapmasa da ben yaparım, geri çevirmem” diyordu. Hatta sağlığı pahasına mesleğini yapmaya devam etti. Tek arzusu üniversite okuyan kızını vatana millete hizmet eden güzel bir insan olarak görmekti.
İki hafta kadar önce gördüm Günay abiyi. Eski keyfi yoktu. Belinden rahatsızdı. Ameliyat olacaktı. Bir hafta sonra onu bu kez dükkanın önünde çay içerken görünce şaşırdım. “Günay abi sen ameliyat olmadın mı, ne işin var burada” diye sordum. “Kıza para göndermem lazım, ameliyatı ay sonunda olacağım” dedi.
Günay Sevinç, çok sevdiği atasının gittiği günde, bir 10 Kasım’da bu fani dünyaya veda etti. Garip gitti. Ondan geriye, neredeyse her zaman giydiği gri ceket ve unutulmaya yüz tutmuş mesleğinin şahidi küçük tamirci dükkanı kaldı."