×

Duayen'in ilk konuğu Fevzi Yalçın

Avrupa’ya giderken kendimizi Orta Doğu’nun kucağında bulduk.

Hazırlayan: Cihan Yıldırım

Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı Fevzi Yalçın: İlyas Salman’ın filmi vardı insanları Almanya’ya götürme vaadiyle kamyona bindiriyorlar sonra İstanbul’da bırakıyorlar... Türkiye sanki öyle bir şey oldu. Avrupa’ya gidiyorken kendisini Orta Doğu’nun kucağında buldu.
İkinci Dünya Savaşı sonuçlarıyla birlikte Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla neticelenmiştir. Birinci Dünya Savaşı neticelenmemiştir. 103 yıl sonra ne yazık ki Türkiye’nin gündemine Lozan’ın yırtıp attığı Sevr tekrar girmiştir. Ne yaptınız da bu tekrar girdi Türkiye’nin gündemine?
Birinci Dünya Savaşı devam ediyor. Şu anda mücadele nerede? Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Balkanlar... Demek ki o defter kapanmamış. O defterin açılmasına fırsat vermişsin? BOP’un eş başkanı olmayı göze aldığın günden başlayan süreçte bir şeyler değişmiş. Zaaflar görülmüş...

Gençliğimden bu yana hep ‘Siyasetçi Fevzi Yalçın’ oldum. Babam da Demokrat Partiliydi. Gençliğimden beri siyasete ilgi duydum. Yukarısöğütönü’nde doğdum. Sekiz kardeştik. Devrim Ortaokulu’nda (Atatürk) okudum. 1968’de Atatürk Lisesi’ni bitirdim. HASTAŞ diye özel öğretim kurumu açılmıştı. Orada kimya mühendisliğini bitirdim. 12 Mart Muhtırası’ndan sonra özel okullar devletleştirildi. HASTAŞ da Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’ne dönüştü. Daha sonra AÜ’ye bağlandı. Siyasi hayatımda o tarihlerde başlar. Adalet Partisi’nin yan kuruluşu olan Hürriyetçi Teknik Elemanlar Derneği’ni kurduk. Türkiye’nin karışık dönemleri... Buna rağmen siyasetçi dilinin sokağa düşmediği, sokak jargonu olacak kelimelerin siyasette kullanılmadığı bir dönemdi.

1979’daki ara seçimde Adalet Partisi yüzde 50’in üzerinde bir oy alınca rahmetli Ecevit ‘halkın bana güveni sarsılmıştır’ diyerek istifa etmek suretiyle Demirel’in azınlık hükümeti kurmasının yolunu açtı. Bunlar demokrasinin kendi içindeki terbiyeleriydi, gelenekleriydi. Halkın ve halkın seçtiği Meclis’in önemli olduğunun göstergesi olarak bakmak lazım buna.

Dünyada cumhuriyet ve demokrasiye geçişin ana sebeplerinden bir tanesi halktan toplanan vergilerin nasıl kullanılacağına dair meclislerin oluşmasıdır. Ama ne yazık ki Türkiye demokratik hayatının şu zaman dilimine kadar 2019’da yürürlüğe girecek anayasa değişikliğine kadar bütçesinin nasıl harcanacağını yapma kudreti varken 2019’dan itibaren ne yazık ki Meclis bütçe yapma hakkını devretmiş olacak. Yani en önemli vazifesini... Siyasi denetim yapma hakkını da kaybetmiş olacak. Bu şartlar altında ortaya çıkan düzenin demokratik, laik bir hukuk devleti olduğunu söylemek çok kolay değil.

1987’daki referandum ile birlikte siyasi yasaklar kalktı. Bugün için iyi bir ölçüdür. Sadece 50 bin oyla yasaklar kalktı. Bugünlerle o günleri kıyaslarsanız her bir oya çok büyük ihtiyaç olduğu ortadadır.

Bugün iki şeyi çok açık bir şekilde tenkit etmek gerekir. Bir; madem halkın oylarıyla geçti... Şaibesi var, ayrı bu da konuşulabilir. 1946 seçimlerinin benzeri... Güneydoğu’daki mühürsüz oylar, mühürsüz zarflar meselesi Türkiye’nin gündeminden düşecek bir konu değil. Ama sonuçta referandum soncuları 50 artı küsurla dünyaya duyuruldu. Bu yolla yürütmede istikrarı sağlamış oldunuz. O zaman yasama organı olan Meclis’i niçin barajla karşı karşıya bırakıyorsunuz? O zaman her türlü fikrin kendisini temsil etme fırsatı vereceksiniz. Biraz daha derli toplu bir Meclis istiyorsanız daraltılmış bölge sistemine geçersiniz.

Üç parti bir ittifak oluşturdular. İttifakın niteliğine baktığımız zaman yüzde 10’luk bir barajın altında da kalmış olsa ittifakın içindeyse baraj sorunu yaşamamış oluyor. Bağımsız girmek isteyen bir parti 9,9 ile baraja muhatap? Yapmak istedikleri şey şark kurnazlığı... Kendileriyle birlikte olmayan siyasi partileri HDP ile andırılmak suretiyle akıllarınca halkın karşısında milliyetçi muhafazakâr bir ittifakın karşısında şer grubuymuş gibi takdim etmeye çalışıyorlar. Bu büyük haksızlık. 16 Nisan’da yapılan referandumda şu soruyu sormazlar mı insana; Güneydoğu’da, Diyarbakır’da, Van’da yüzde 80 evet çıktı. Aynı yüzde 80 oy daha önce HDP’ye çıkıyordu. O zaman kimin oylarını almış oldun? HDP hayır demedi! Bence HDP evet dedi. Barzani Diyarbakır’a gelip eveti desteklediğini açıkça söylemedi mi? HDP’nin ulaştığı bir oy kitlesi var... Beş altı milyona yakın. Bu kitlenin pazarlık gücünü artırmış oldun. O zaman ne tür bir pazarlık yaptığınızı kamuoyuna söylemek gerekmez mi?

Eleştiri ve muhalefeti birbirinden ayırmak lazım. Yaptığınız eleştiri muhalefet hareketi sayılıyor bazen. Tenkit, muhalefet etmek değildir. Muhalefet ekip meselesidir. Eleştiren insan ise bir yanlışın düzeltilmesini istiyordur. Farklı şeylerdir...

Demokratik açıdan en medeni illerden birinde yaşıyoruz. Sivil toplum örgütlerinin siyasete ilgisizliği diyelim, siyasetten uzaklaşıyor olmaları, siyasetten uzak kalmaları, kitlelerin sıkıntılarını dile getirmekteki tereddütlerini görmekten gerçekten üzüntülüyüm. Herkes memnun... Sendikalar geçmişte önemli görevler yaptı. Pek çok sendika 90’lı yıllarda Özal gibi yetişmiş devlet adamının karşısında muhalefet etmeyi başardı. Ticaret, sanayi odaları, esnaf odaları, esnaf birlikleri ve meslek odalarından bugün demokratik ses çıkarmak gibi yanlışı doğruyu ortaya koymak açısından ne eylem yapma şansı var ne de şuandaki yöneticileri bunu yapabilecek güce sahip. Yapmalılar... Bunu göze alacaklar. O örgütün önüne geçmişseniz doğruyu söylemekten çekinmeyeceksiniz. Bunun adı demokrasi olmaz ki...

Bizim siyasi görüşümüzde Eski Türkiye-Yeni Türkiye diye bir şey yok. Türkiye var. Eskisi yenisi yok. 12 yıl aralıksız savaşan bir ekibin şifreleriyle kurulmuş bir cumhuriyet var. Ne tehdittir, ne değildir? Böyle bir tecrübenin ortaya çıkardığı sonuçtur cumhuriyet. Cumhuriyet’in değerleri dediğimiz değerlere gençler pek itibar etmiyor... Onların ne olduğuna iyi bakmaları gerekir. Milli güvenliğin, ülkenin bekasını nasıl korunacağı onun içindedir. O yüzden Ne Mutlu Türküm Diyene sözü bu işin rumuzu olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sonuçlarıyla birlikte Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla neticelenmiştir. Birinci Dünya Savaşı neticelenmemiştir. 103 yıl sonra ne yazık ki Türkiye’nin gündemine Lozan’ın yırtıp attığı Sevr tekrar girmiştir. Ne yaptınız da bu tekrar girdi Türkiye’nin gündemine? Birinci dünya Savaşı devam ediyor. Şu anda mücadele nerede? Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Balkanlar...  Demek ki o defter kapanmamış. O defterin açılmasına fırsat vermişsin? Neyle? Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olmayı göze aldığın günden başlayan süreçte demek ki bir şeyler değişmiş. Bir takım zaaflar görülmüş... İlyas Salman’ın filmi vardı insanları Almanya’ya götürme vaadiyle kamyona bindiriyorlar sonra İstanbul’da bırakıyorlar... Türkiye sanki öyle bir şey oldu. Avrupa’ya gidiyorken kendisini Orta Doğu’nun kucağında buldu. 2002’de kamyona bindik önce Avrupa’ya doğru gittik. Müzakereler başladı, yeni başlıklar açıldı. AB’nin büyük destekleri vardı. Avrupa içlerine kadar gittik sonra kamyon yavaş yavaş dönmeye başladı.

Stratejik hatayı ordu zaferiyle kapatmak mümkün değildir
Yalçın: Stratejik hataları ordunun ya da güvenliğin taktik başarısıyla, zaferiyle kapatmanız mümkün değildir. Dış siyasette ve iç siyasette... Yaptığınız stratejik hatanın sonuçlarını kısmi olarak taktik bir zaferle sonuçlandırmış olmanız sorunu ortadan kaldırmaz.
Hani üç ay içinde gidip Emevi Camii’nde namaz kılacaktık? Devlet aklına sorulsaydı şunu söylerdi. Biz Suriye’de bunu yaparsak Rusya komşumuz olur derdi. Sormadınız ki... PKK’nın ABD postalına dönüşeceğini bilmeniz gerekirdi. Kaç yıl geçti üzerinden, yedi yıl geçti.
Afrin ve Türkiye’nin yıllar önce kendi içinde yaşadığı somut sonuçlarını hepimizin çok iyi bildiği Açılım meselesi gibi... Suriye’de iç savaşın başladığı yılların öncesine dönelim. Arap Baharı gelmiş. Libya’yı, Mısır’ı, Tunus’u vurmuş... Irak zaten 93’ten beri işgal altında. Suriye’deki iç savaşın başlamasında Türkiye’nin bir parmağı var mı bakmak lazım. Hani üç ay içinde gidip Emevi Camii’nde namaz kılacaktık ya? Devlet aklına sorulsaydı şunu söylerdi. Biz Suriye’de bunu yaparsak Rusya komşumuz olur derdi. Sormadınız ki... PKK’nın ABD postalına dönüşeceğini bilmeniz gerekirdi. Kaç yıl geçti üzerinden, yedi yıl geçti. Ve ortak görüş Suriye konusunun daha 20 yıl konuşulacağı yönünde...

Demirel’in en büyük özelliği Meclis’e olan zaafıdır. Meclis’in açık kalması üzerine büyük zaafı vardır. Her ne olursa olsun Meclis’in açık kalması lazım geldiğini, bunu sağlamak için de kendi partisi zarar bile görse karar almaktan çekinmeyen bir adamdı. Ne olursa olsun Meclis açık kalmalı, çareyi Meclis üretmeli gibi bir düşüncesi olan gerçekten dünya lideriydi. Şimdi bugünküyle kıyaslayın, bugün aynı şeyi söyleyebilir misiniz? Meclis’i savunan lider sayısı çok değildir. Pek çok cumhuriyet var ama çoğunda Meclis yok. Muhalefetinde içinde bulunduğu Meclis, Batı demokrasilerinde var. Bu da onu dünya lideri yapar.

Şeker fabrikalarının satışı... Şu an Eskişehir’deki fabrika satışa konmadı ama günün birinde sıra geleceğini düşünüyoruz. Şeker fabrikalarının ürettiği şekerin stratejik bir ürün olduğunu düşünmek gerekir. Dünyada şu anda en büyük mücadelelerden biri gıda güvenliği üzerine olduğunu bilmeliyiz. Şeker fabrikalarını gıda güvenliği üzerine kurmak lazım. Şeker fabrikaları hiçbir ithalata gerek kalmadan üretim yapan fabrikalardır. Bu zincirin içinde hayvancılık, nakliye, tarımsal üretim, çıkan ürünlerin çeşitliliği, ucu alkole kadar dayanan sektörel bazda pek çok konuyu doğrudan etkileyen bir zincirin ana parçası. Hadiseye böyle bakmak gerekir. Başbakan ‘Beş yıl boyunca bunlar üretim yapacak’ diye açıklama yapıyor. Peki, beş yıl sonra ne olacak? Bunu kimse sormuyor, soramıyor veyahut. O arsaları belediye meclisleri yarın imara açarsa ne olacak diyemiyor kimse. Şeker-İş Sendikası’nın Genel Merkezi bu konuda açık ve net bir tavır koyamıyor. Türk-İş konuşuyor ama işte o kadar konuşuyor. Hadise sadece fabrikada çalışanların özlük hakları değildir. Türkiye şeker fabrikalarını muhafaza etmelidir. Satılmasına karşıyım, doğru bulmuyorum.

Biz yatırımcı bir zihniyete sahip parti olarak yatırımlara karşı değiliz. Ama yatırımların avantaj ve dezavantajlarını teraziye koyup tartmak gerekir. Enerji konusunda avantajı, ülkeye kattığı katma değer nedir, götürdükleri nedir? Bunları iyi tartmak lazım. Bu konuda şehre sorulmamıştır. Şehrin aktif odaklarına sorulmamıştır. Böyle bir çalışma asla şehir kamuoyunda tartışılmamıştır. Siz önce bir ovayı SİT alanı ilan edeceksiniz toprağınızı korumak için haklı bir karar mı haklı bir karar. Bir okul yapılmasına bile izin vermeyeceksiniz ama bir termik santrale evet diyeceksiniz. Kaç megavat diye soruyoruz, çeşit çeşit rakamlar söyleniyor. Yap-işlet-devret modeliyle yapılacağı söyleniyor. Peki, o modelde şehir hastaneleri gibi mi olacak? Osmangazi Köprüsü gibi mi olacak? Şöyle bi duruyorlar. Evet, ben soruyorum. Osmangazi Köprüsü’nden 36 bin araç geçmesi gerekirken 12 bin araç geçiyor. 20 binini sen hazineden ödüyorsun. Şehir hastaneleri de aynı statü... Hasta garantili... Buda aynı benzer... Acaba buna ne garantiler verdiniz? Ülkenin kurulu kapasitesi nedir? Yeni bir termik santrale ihtiyacı var mıdır? Yoksa yenilenebilir bir enerjiye mi odaklanmak gerekir. Biz hala bu bilgilere ulaşabilmiş değiliz. Görünen o ki bu kadar gizli saklı yürüyorsa bunun getirdiği avantaj, götürdüğü dezavantaj karşısında herhâlde yarıdan daha aşağıda diyorum. Şu anda doğru olmadığını, yeterli tartışılmadığı için kazma vurulmasının engellenmesine devam etmek gerektiğini düşünüyorum. Şehrimizin bir kimliği var. Şehrimizin bir termik santralle anılmasını istemem. Şehrin kimliği bir termik santral yatırımına teslim edilmemeli.
Büyükerşen’in bunca yıllık belediye başkanlığı döneminde ilk yıllarında yapması gereken nazım planın yapılamayışını eksiklik olarak görenlerdenim. İlk yıllarda yapılması gerekirdi. Bölge rant kazanmadan daha çiftçinin elinden bir şey çıkmadan... Sonra sürtüşmenin de bir anlamı yoktu. Yani bakanlıklarla büyükşehir belediye başkanımızın ilişki kurması çok zor olmasa gerekti. Gecikmiş bir karar, çok gecikti. Şimdi her tarafından çekiştiriliyor. Şehir üçüncü üniversiteye kavuşması gerekirdi. Ta bizim zamanımızın projelerinden bir tanesidir. Teknik üniversitenin kurulması... Siz olsaydınız şehir hastanesi mi kurardınız yoksa Osmangazi Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’ni alıp Yeni Sofça’nın üzerinde 900 dönümlüm bir arazi var oraya mı taşırdınız? Çok önemli ameliyatların yapıldığı, adının öyle anıldığı bir bölge mi yaratırdınız şehir hastanesi mi kurardınız? Sağlıkta önemli olan hasta insanları tedavi etmek değildir. Önemli olan insanları koruyucu hekimlikle korumaktır. Her evi hastane yapsanız ne olacak? Çocukları ve gençleri kötü alışkanlıklardan koruyamıyorsanız on tane şehir hastanesi kursanız ne olacak? Yatırımın insana yapılması gerekir. Düşünemeyen, düşündüğünü söyleyemeyen ya da düşündüğü yazamayan gençliği yaratırsanız ülkeyi medeni ülkeler seviyesine çıkaramazsınız. İnsanlar düşündüklerini söyleyebilir mi bugün? İki türlü söyleyemiyor. Bir bilmediği için... İki korktuğu için... Her ikisi de kötü değil mi? Eşdeğer kötü.