İKTİDAR ZAYIFLADIĞINDA ŞİDDET DEVREYE GİRİYOR
Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fatime Güneş, Türkiye’de ve dünyada kadına yönelik şiddetin artmasının arkasında kadın hareketinin güçlenerek, kendi hak ve özgürlüklerinin bilincine varıp şiddeti reddetmeleri olduğunu söyledi. Güneş, “Kadın güçlendikçe kadına yönelik şiddet artıyor. Çünkü ataerkilliğin o iktidar alanını sarsmış oluyor. Basit bir örnek; ‘ben çalışacağım’ diyor, ‘hayır’ deniyor. ‘Çalışmak istiyorum’ diyor, ‘hayır’ deniyor. Şiddet görüyor. Hatta burada çok temel bir şey de ekleyelim; şiddet güçlü olmak için kullanılan bir şey değildir. Eldeki güç ve iktidar zayıfladığı anda devreye giren bir mekanizmadır. Kadına yönelik şiddetin artmasındaki en önemli neden de ataerkil sistemde kendi gücünün zayıflığı ve kadınların buna baş kaldırıyor olmaları” ifadelerini kullandı.
DENETİM, KONTROL, AŞAĞILAMA…
Şiddetin meşrulaştırılmasını ataerkillik kavramıyla açıklayan Güneş, “Ataerkillik; yani erkek egemen sistem… Temel olarak ataerkilliği tanımlamamız gerekiyor. Aslında her şeyi toparlayan bir kavram. Şiddeti de açıklayan bir kavram neden olarak. Ataerkillik kadının emeği ve bedeni üzerindeki denetim ve kontrol. Aslında bu denetim ve kontrol şiddeti de açıklıyor. Kadının emeği üzerinde ne olabilir? Kadının çalışma ve çalışmama hakkı üzerindeki denetim. Çalışmasına izin vermemek ya da zorla çalıştırmak. Ucuz çalıştırmak ya da bir meta olarak kadını görmek. Kadının yine emeği üzerindeki en önemli olgulardan biri emeğin yok sayılması ve bunun aşağılanması. Erkek geliyor, kadına bir hizmette bulunmasını istiyor” ifadelerini kullandı.
ATAERKİLLİĞİN BESLENDİĞİ ALANLAR VAR
Farklı nedenlerden dolayı şiddete uğrayan onlarca kadın olduğunu belirten Güneş, “Kadının çocuk sahibi olup olmama kararı, kaç çocuk sahibi olup olmayacağının belirlenmesi… Örneğin; kadınların bir kısmı çocuk sahibi olmak istiyor olamıyor, bu sistem tarafından sanki cinsiyetin belirlenmesine kadar ya da olamama durumunun kadına yüklenmesi… Bunun için şiddete maruz kalan onlarca kadın var dünyada ve Türkiye’de. Cinsel bir obje olarak görülmesi, kadının cinselliğini bir hizmet olarak erkeklere sunması... Ataerkilliğin beslendiği alanlar var ve bu alanlarla mücadele alanları iç içe geçmiş durumda. Bu sadece Türkiye’de değil küresel anlamda olan bir olgu. Amerika’da klinik psikiyatri ve jinekoloji adı altında kadına yönelik şiddet ve taciz vakalarıyla karşılaşıyoruz. Afganistan’da kadınlar taşlanarak öldürülüyor. Hindistan’da geleneksel değerler sistemi üzerinden dul kadınların saçları kesiliyor, bir süre sonra ötekileştirilerek kendi canlarına kıymaları bekleniyor. Bunun dışında kadın sünnetleri var. Ataerkillikten kimler fayda sağlıyor? Bunu sormak gerekiyor. Çünkü bundan vazgeçemiyorsak, bununla başa çıkamıyorsak, emin olalım ki kadına yönelik şiddet her alanda kendini yeniden üretecektir” şeklinde konuştu.
DÖNÜŞÜM YUVADAN BAŞLAYABİLİR
Ataerkilliğin aile içindeki norm, tutum ve değerlerden beslendiğini vurgulayan Güneş, “Evi geçindirmekle sorumlu bireyin erkek olarak tanımlanması… Halbuki her iki cins de, kadınla erkek eşit olarak insan haklarına sahip. Çocuklar bu değerlerle büyüyor. İstesek de istemesek de bir kere bu değerleri eşitlikçi hale getirmemiz gerekiyor. Kitle iletişim araçları, eğitim alanı çok önemli. İnanç sistemleri… Bütün bunlar hem ataerkilliğin beslendiği, aynı anlamda da ataerkille mücadele alanları. Eğitim sistemi örneğin. Dilimizi, kadını ve erkeği insan olmak temelinde, eşit hak ve özgürlükler temelinde, ta ki bu söyleyeceğim şey çok somut ve hemen ertesi gün hayata geçirilecek bir proje. Yani yuvadan başlayabiliriz. Kadına yönelik şiddetle mücadelede biz böyle noktalara da getirebiliyor” dedi.
İNANÇ SİSTEMLERİNDE HOŞGÖRÜ ÖNE ÇIKMALI
Ataerkil sistemde kadına yönelik şiddetle mücadele edilebileceğini söyleyen Güneş, “Kadına yönelik şiddeti incelemek gerekiyor. Kadına yönelik şiddet inanç sistemi üzerinden çoğalabiliyor ama yine inanç sistemi üzerinden biz kadına yönelik şiddetle mücadeleyi sağlayabiliriz. Çünkü birçok din kendini çok barışçıl, hümanist olarak nitelendiriyor. Karşılıklı hoşgörü kavramı mesela... Mevlana’da, Yunus Emre’de, dinimizde ya da birçok inanç sisteminde bu kavram var. Bu kavramlarla da biz ataerkil sistemde kadına yönelik şiddetle mücadele edebiliriz” ifadelerini kullandı.
DİLİMİZİ DEĞİŞTİRMEMİZ GEREKİYOR
Dilin cinsiyetçi boyutundan bahseden Güneş, “Dil nötr değildir. Aslında hiçbir şey nötr değildir. Her şeye biz cinsiyet gözlüğüyle baktığımızda, arkeolojik kazı gibi açtığımızda karşımıza bir anlamda her şey cinsiyetçi olarak çıkıyor. Dil, mekan, zaman… Bunların hiçbiri nötr değildir. Cinsiyetçidir. Neden? Biliyorsunuz, Türkiye’de kadın hareketinin başlaması için çok önemliydi, ‘Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı bırakma’ sözü bir hukukçu üzerinden söylenmişti. Dilimizi incelediğimizde, söylem düzeyinde de, kadını rencide eden onlarca kavram ve ifadeyi görüyoruz. Küfürler örneğin. Bunlarla ciddi anlamda mücadele etmek gerekiyor. Ataerkillik dil üzerinden de besleniyor” şeklinde konuştu.
TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI KONUŞULMALI
Toplumsal cinsiyet kavramına açıklık getirilmesi gerektiğini vurgulayan Güneş, “Toplumsal cinsiyet kavramı, kadına yönelik şiddet mücadelesinde de temel bir kavram. Bu kavram söylemsel düzeyde iktidarın belli noktalarda ötekileştirdiği bir kavram olabilir ama toplumsal cinsiyet kavramı faydalı bir kavram. Bunun içeriğini sorgulamamız lazım. Kadınlar ve erkekler, kız ve erkek çocukları doğuştan dünyaya farklı geliyorlar. Bu doğanın getirdiği, fıtrata dayalı bir şey… Ama o kız çocuklarının ve erkek çocuklarının toplum içinde nasıl davranacakları tamamen cinsiyetçi ve eşitsiz bir ilişki içinde gerçekleşirse biz bunu sorgularız. Bazen öğrencilerimiz de toplum da bunu yanlış anlayabiliyor. ‘Sen kız çocuğusun sokağa çıkamazsın, okula gidemezsin’ dediğiniz andan itibaren o cinsiyet kavramı toplumsal cinsiyete dönüşüyor. Bu kavramı konuşmaktan da kaçmamamız gerekiyor. Günlük dilde de günlük hayatta da sorgulamak, sohbet etmek ya da deneyimleri paylaşmak gerekiyor” dedi.
HAYIR’ DEMEK ÇOK ÖNEMLİ
İlk görülen şiddete ‘hayır’ demenin çok önemli olduğunu söyleyen Güneş, “Mücadelede en önemli unsur ilk görülen şiddete ‘hayır’ demektir. İlkine hayır demediğiniz noktada arkası hızlı bir şekilde geliyor. Yapılan hatalardan biri de şu: Kadına yönelik şiddet, kişilik bozukluğu, alkolik, ruh sağlığı bozuk olan marjinal kesimlerle sınırlandırılıyor. Hayır, böyle bir şey yok. İşsizlik, kriz dönemlerinde alkol ve uyuşturucu bağımlılığı tabii ki şiddet eğilimini artıran şeyler ama sözel, psikolojik, ekonomik şiddet birçok noktada ataerkil, görünmeyen ve içselleştirilmiş bir şekilde hayatımıza yerleşmiş. Bu mücadelenin de araçları var” ifadelerini kullandı.
FEMİNİZM ERKEK DÜŞMANLIĞI DEĞİLDİR
Güneş, sözlerini şöyle noktaladı: “Bütün bunları biz kadın hareketi üzerinden konuştuk ama kadın hareketi dediğimizde aklımıza feminizm geliyor. Feminizm bir erkek düşmanlığı değildir. Feminizm çok geniş bir yelpazedir. Kadının konumunun iyileşmesine yönelik bir teori olarak da bunu kullanıp öğrenmek gerekiyor. Bunları konuşmak için günlük hayatta anlatmak gerekiyor.”
GİDEREK ARTIYORKonuyu hukuki boyutuyla ele alan Eskişehir Barosu Kadın Hakları Komisyonu Başkanı Av. Eylem Karacasu, kadınların toplumsal ve bireysel hayatlarının bir döneminde şiddetin herhangi bir türüne maruz kalmış olabileceğine dikkat çekerek, “Maalesef şiddet toplumun her kesimine yönelmiş şekilde giderek artmakta, yaygınlaşmakta ve bu artışta da en büyük zararı kırılgan gruplar içerisinde yer alan tüm unsurlarla birlikte kadınlar görmektedir. Biliyorsunuz şiddet alt nesillere aktarılan ve öğrenilmiş bir davranış şeklidir. Toplum içerisinde yükselen şiddet eğilimi gelir düzeyi ve eğitimden bağımsız şekilde kadına yönelmekte ve kadınlar toplumsal ve bireysel hayatlarının bir döneminde şiddetin herhangi bir türüne maruz kalabilmektedir” dedi.
CEZALAR ETKİN BİÇİMDE UYGULANMIYOR
Türkiye’de kadına yönelik şiddet vakalarına karşı yasal düzenlemelerin eksiklerine rağmen uygulanması halinde caydırıcı olabileceğini vurgulayan Karacasu, “Mevcut infaz rejimi ile cezaların etkin biçimde uygulanmıyor oluşu toplumda cezasızlık algısı yaratmakta, bu algı nedeniyle de cezaların ve cezalandırmaya ilişkin mevcut yasal sistemin caydırıcılığını azalmaktadır. Yoksa cezalandırmaya yönelik yasal düzenlemelere baktığımızda yasaların içerik olarak ağır cezalar içerdiğini görmekteyiz. Hatta kadına yönelik şiddet ve öldürme suçlarına karşı geçtiğimi yıl yapılan düzenlemeler ile cezaların çok daha ağırlaştırıldığına tanık olduk ancak işlenen bir suça karşılık mahkemeler tarafından hükmedilen cezaların infazı gerçekleştirilmediğinde suç işleyeni bir daha suç işlemekten alıkoymaya yetmeyeceği aşikar” ifadelerini kullandı.
YOL HARİTASININ KAYBEDİLİŞİ BÜYÜK ŞANSSIZLIK
İstanbul Sözleşmesi’nin şiddetle mücadelede konusunda düzenlenen uluslararası sözleşmeler arasında altın standart olarak nitelendirildiğini hatırlatan Karacasu, “İstanbul Sözleşmesi gibi bir yol haritasının kaybedilmiş olmasının büyük bir şanssızlık olduğu görüşündeyim. İç hukukta yapılacak düzenlemelerle de şiddetle mücadele edilmekte ise de uzmanlar kurulu tarafından taahhütlerin denetim altında olduğu bir sözleşmeden çekilmenin mücadelenin kurumların keyfiyetine bırakılması riskini doğuracağı ve mücadelenin gücünü zayıflatacağı inancındayım” ifadelerini kullandı.
HAKLAR HER PLATFORMDA TARTIŞMAYA AÇILMAMALI
Konuyla ilgili eksikliklerden ve yapılması gerekenlerden bahseden Karacasu, “Cezaların etkin şekilde uygulanmamasının, cezasızlık algısının yaygınlaşmasının, şiddetle mücadelenin yalnızca hukuk alanında sıkışıp kalmasının en büyük eksiklik olduğunu düşünüyorum. İstanbul sözleşmesinin işaret ettiği zihniyet değişikliği ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanabilmesi için yeterli mücadelenin yapılmamasının yanında, kadının yasalarla güvence altına alınan haklarının her an her platformda tartışmaya açılmasının, kadına tanınan yasal hakların ‘aile bütünlüğüne yönelik tehdit olduğu’ algısının sistematik biçimde ve yükselen şekilde dillendirilir oluşunun mücadeledeki en büyük eksiklik olduğunu düşünüyorum. Vakaların azalması için az önce saydığımız eksiklerin tamamlanması gerekiyor. Faillerin etkin şekilde cezalandırılması, kadın haklarının her an her platformda tartışmaya açılmaması ve dokunulabilir olduğu algısı yaratılmaması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanabilmesi için kurumların samimi bir mücadele içerisinde olması gerektiğini düşünüyorum” dedi.
ŞİDDETE UĞRAYAN KADINLAR SUSMASIN
Şiddete uğrayan bir kadının yapabilecekleriyle ilgili konuşan Karacasu, “6284 sayılı yasa kapsamında düzenleme altında altına alınan tedbirler yoluyla şiddetten ve şiddet tehdidinden uzaklaştırılabilecek ve Cumhuriyet Savcılıklarına yapılan şikayet veya ihbar sonrası şiddet uygulayan hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılacaktır. Şiddet yasalarımızda suç olarak tanımlanmış ve failin cezalandırılmasına yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Şiddete uğrayan bir kadının Karakollar, Cumhuriyet Savcılıkları, Aile Mahkemeleri, Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi, Baromuzun Kadın Hakları Merkezine başvuruları halinde failin cezalandırmasına ve mağdurun şiddetten korunmasına yönelik süreç başlatılabilecektir. Özel hukuk yönünden ise şiddet boşanma nedeni olarak kabul edilmesinin yanında, şiddete uğrayan eş lehine şiddet uygulayan aleyhine maddi ve manevi tazminat yükümlülüğü doğurmaktadır. Şiddete uğrayan kadınlar susmamalı” ifadelerini kullandı.
BU HEPİMİZİN SORUNUAnadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. İncilay Cangöz, yaşam hakkının en doğal hak olduğunu söyledi. Kadınların yaşam haklarının bir erkek tarafından çok rahatlıkla elinden alınmasını vahim bir konu olarak nitelendiren Cangöz, “Daha vahim olanı da; medyada haber yapılıyor. Kadın katli, kadın cinayeti… ‘Acaba bunlar haber yapılmasa mı…’ Bu konuya duyarlı kadın STK’lar ile bunları tartışırken bile bulduk kendimizi. Ama bu da çözüm değil. Bu sadece bir kadın meselesi değil. Toplum olarak kadınlar, erkekler hayatı paylaşıyorsak bu hepimizin sorunu. Kadına özgü bir sorun değil. Ama daha can yakıcı kısmını kadınlar yaşıyorlar” dedi.
KISMEN MEŞRULAŞTIRMIŞ OLUYORLAR
Medyada yer alan haberlerin etik açıdan sorunlu olduğunu söyleyen Cangöz, “Şurada başlıyor; bir kere bu haberler yazılırken, haber bir yönüyle de insana ait öyküdür ya, kaleme alınırken tamamen erkek bakışıyla kaleme alınıyor. İkincisi de şu; tamamen piyasa dinamiklerine göre… Yani gazete çok satılsın, internette bir haber yaptık öyle sansasyonel bir başlık atalım ki daha çok tıklansın… Birisini özellikle hedef almıyorum ama haber üretim kültürünü eleştiriyorum ben. Yerleşikleşen haber yazma teknikleri var. Kalıplaşan cümlelerimiz, sözcüklerimiz var. İşte bunu eleştiriyorum. Gazetecilik çok saygı duyduğum bir meslek. Geldiğim ikinci noktada gazeteci arkadaşlarımdan şunu talep ediyorum; bunu da etik ve politik bir sorumluluk olarak kabul etmelerini istiyorum. Haberleri yaparken kadın açısından bakın lütfen. Sadece erkek açısından bakıldığında, polis-adliyeden alınan ifadeler, bunun üzerinden haber yazılıyor. Polis-adliyeden aldığınız ifadeler fail tarafından, cinayeti gerçekleştiren tarafından veriliyor. Oradaki erkek kendi gerçekliğini anlatıyor. Tamamen ataerkil bir yerden verilen ifadeler… Mesela en çok kullanılan; kadının iffetsizlikle, namussuzlukla suçlanması… Bundan hareketle de gazeteci arkadaşlarımız ‘kıskançlık cinayeti’, ‘namus cinayeti’, ‘namusunu temizledi’ gibi ifadeler kullanıyor. Dinen, kültürel olarak toplumun hassas olduğu konular. Bu konuların üzerinden sözcükleri, kalıplaşmış yargıları kullandığınızda kısmen haklı da görülüyor” ifadelerini kullandı.
YAŞAM HAKKI GARANTİ ALTINA ALINMALI
Eğer ortada bir duygusal ilişki varsa kadına bir meta olarak bakıldığını vurgulayan Cangöz, “Bir cep telefonu gibi, bir kalem gibi, bir kolye gibi… Kadını artık kendine ait bir eşya olarak kabul ediyor. Kadın erkekle sürdüremeyeceğini fark ediyor. Kendisi için farklı bir yaşam arzu ediyor. Kadının da farklı bir yaşam talebi olabilir. Erkek bakış açısı, ataerkil kültür, kadına farklı bir yaşam olanağı tanımıyor. Hala orada erkek kendine ait bir mal gibi kabul ediyor onu. Dolayısıyla bunu kendine hak olarak görüyor. Kadının namusu, kadının bedeni erkekten sorulur, kadın bedeni denetlenebilir… Erkek ondan sorumlu, erkek onu denetleyebilir. Dolayısıyla bana ‘hayır’ dedi, ‘hayır’ dediyse şiddete maruz kalabilir. Erkek bunu kendisi hak olarak görür. Hayır, bu hak değildir. Yaşam en temel haktır. Sağlıklı bir yaşamı sürdürmek en temel insan hakkıdır, kadın hakkıdır, kadınların da bu hakları vardır ve bu haklarıyla yaşamaları gerekir. Bunun garanti altına alınması gerekir” şeklinde konuştu.
HABERLERDE MAHREMİYET İLKESİ ÇİĞNENİYOR
Haber metinlerinde öldürülmüş ya da şiddete maruz kalmış kadınlara ait bilgilerin detaylı olarak yer aldığına dikkat çeken Cangöz, “Kadının kişilik hakları, özel hayatın gizliliği, mahremiyeti, bu ilkelerin hepsi çiğnenerek haber metinlerinde kadınlara ait her çeşit detayı görürsünüz. Ama faille ilgili hiç bilgi yoktur. Mesela ‘Eskişehir’de fuhuş operasyonu’… Orada kimleri görüyoruz fotoğraflarda? Polisler ve bir grup kadın. Kadınlar da başlarını kapatmaya çalışarak adliyeye girerken, çıkarken, bir şekilde fotoğrafları gözüküyor… Orada teşhir edilen yine kadınlar. Bu sektörün süreçlerinde bir tek kadınlar mı suçlu mesela? Daha organize bir iş bu ve buna baktığınızda arka planda daha başka erkekler var. Kadın bedeni, kadının kendisi yine bir tüketim nesnesi oluyor. Kadının yaşam hakkı gitmiş… Öldürülen kadınların çocukları var, annesi var, babası var… Bu olaydan çok üzüntü duyan insanlar var. Bu kadar detaya girerek verdiğinizde, kadının fotoğraflarını bu kadar yayınladığınızda internette günlerce kalıyor. O aileye de o insanlara da saygı duymak gerek diye düşünüyorum” dedi.
YENİ BİR ETİK GELİŞTİRMEK ZORUNDAYIZ
“Kadınlarla ilgili haberler söz konusu olduğunda başka bir etiğe ihtiyacımız var. Yeni bir etik geliştirmek durumundayız” diyen Cangöz, “Bu noktada akademisyenler, gazeteciler, konuyla ilgili çalışan sivil toplum örgütleri, bu hepimizin sorumluluğudur. Sadece basına yıkacağımız bir şey değil diye düşünüyorum. Bir kere bu kişilik haklarına, mahremiyete saygı göstermek lazım. İkincisi polis-adliyeden alınan bültenleri olduğu gibi yayınlamamak lazım. Bu failin söyledikleri. Dolayısıyla bundan bir kuşku duymak lazım. Daha büyük fotoğrafı nasıl göreceğiz? Sivil Toplum Örgütlerinden görüş alarak mesela. Şu ilkeyi yitirmemek lazım; bir kadın yaşamını yitirmiş, yaşam hakkı elinden gitmiş, bir insan hakkı ihlali var. Kadın haklarına yapılan bir saldırı bu. Bir cinayet olarak bakılmalı. Bir kadın öldürüldü. A kadınının B şehrinde öldürülme öyküsü… Aslında böyle bir şey değil. Daha geniş bir fotoğrafın, daha büyük toplumsal meselenin, daha sistemli bir meselenin küçük bir parçası aslında. Burada bütünü görmek önemli. Burada kadınlara yönelik sistemli bir şiddet var. Kadın katli var. Bu noktada basın olarak biz de sorunun nedenleriyle uğraşmalıyız. Neden kadın cinayetleri önlenemiyor, basın olarak bizim katkımız ne olabilir, basın nereleri uyarabilir? Bu konuda onların üzerine gitmek daha anlamlı” şeklinde konuştu.
AMACIMIZ YAŞAM HAKKI VE EŞİTLİKKadına yönelik şiddetle mücadelenin en önemli unsurlarından biri de kadın hareketi örgütleri. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Kadın Meclisleri Türkiye genelinde verdiği mücadeleyle adından söz ettiriyor. Platformun İl Temsilcisi Belemir Niğdelioğlu, öncelikli amaçlarının konuyla ilgili kamuoyu oluşturmak olduğunu söyledi. Çeşitli politikalar üreterek mücadele alanlarında var olmaya devam ettiklerini kaydeden Niğdelioğlu, istismara uğrayan bir çocuğun davasını örnek göstererek “Çocuk bir şekilde radyodan duyduğu şekilde öğreniyor bunu ve mücadele kısmına giriyor. Öteki türlü kapalı kapılar ardında bir çok karar verildiğini de görüyoruz. İnsanların kendi haklarını, kadınların kendi haklarını öğrenmesi de bir süreç burada. Mücadele etmek olarak ilerliyoruz. Biz Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Kadın Meclisleri olarak kadına yönelik şiddeti engellemek için politikalar üretiyoruz ve bunun örgütlü mücadelesini veriyoruz. Tam olarak amacımız aslında yaşam hakkımız ve eşitlik. Eşit ve özgür yaşamak…” ifadelerini kullandı.
SEÇİMDEN SONRA 2 BİN KADIN ÜYE OLDU
“Şu an muhalefette bir baskı var tabii ki. Bunlar kadın mücadelesi için de geçerli. Bunu yadsıyamayız” diyen Niğdelioğlu, “Ama ben bir zorluktan bahsedemem açıkçası. Çünkü seçim dönemiyle birlikte veya seçimden sonra da bu baskıların artacağını hepimiz görüyorduk. Ama kadınlar bu kadar karamsar değiller. Seçim döneminden sonra bize 2 binin üzerinde üye geldi ve kadınlar hala mücadeleye devam ettiklerinin net bir göstergesi bence. Mücadeleye devam edeceğiz. Eşit ve özgür yaşamak için mücadelemizi hala sürdüreceğiz. Bu yüzden çok karamsar değilim açıkçası” şeklinde konuştu.
HERKESİN YAPABİLECEK BİR ŞEYLERİ VAR
Eşit ve özgür yaşamak için örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu vurgulayan Niğdelioğlu, “Herkesin yapabilecek bir şeyleri var. Biz lise kadın meclisleri, üniversite kadın meclisleri ve kadın meclisleri olarak kadına yönelik şiddetin durması için, yaşam haklarımız için, eşit ve özgür yaşam için mücadeleye devam ediyoruz. Farklı alanlarda. Davaları takip ediyoruz, hukukçular komitemiz var. Veriler tutuyoruz kadına yönelik şiddetle alakalı. Herkesin yapabileceği bir şey olduğu için, mücadelenin sürmesi için… Biz her zaman eylemlerimizde ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ diyoruz. Herkese ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ demek için korkma, kadın meclisleri var demek isterim buradan. Eskişehir Kadın Meclisleri, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu sosyal medya hesaplarında bir link var. Oradan girip form doldurarak üye olabilirsiniz” ifadelerini kullandı.