alexa
Eskişehirspor'a destek ol, SMS gönder

Şücaeddin Veli (Sultan Varlığı)

Cihan Yıldırım yazdı

29 Eylül 2018 09:30
A
a
Sultan Şücâüddîn hakkında çok önemli bilgiler veren Velâyetnâme-i Sultan Şücâüddîn'e göre; XV. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı, Çelebi Mehmed, II. Murad dönemlerini gördüğü, Rum Abdalları zümresine mensup önemli bir Alp-Eren Gazi olduğu anlaşılmaktadır. Velayetnamede adı geçen bu iki sultanın isimleri ve onların çevresindeki bazı Osmanlı devlet adamları ile olan ilişkileri Sultan Şücâüddîn'in yaşadığı dönemi açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bununla birlikte doğum ve ölüm tarihi, ailesi ve yaşamı ile ilgili birçok olgu, bugün için açık değildir.
Sultan Şücâüddîn, velayetnamesine bakılırsa, inancı (Türk Halk İslamı) yaymak ve insanlara tebliğ için, bütün yaz durmadan dolaşan, kışın ise Seyitgazi'deki tekkesinde veya yakınlardaki bir mağarada yaşayan tipik bir Abdal-Gazi’dir. Sultan Şücâ veya Sultan Varlığı olarak adına rastladığımız Sultan Şücâüddîn'in Timurtaşoğlu Ali Bey gibi devlet adamları, Seyyid Nesîmî, Kaygusuz Abdal vb. ünlü şeyhlerle de ilişkisi vardır. Müridleri Üryan Şücailer olarak tanınan Sultan Şücâüddîn'in gazilerle yakınlığı bulunduğu ve zaman zaman Osmanlı fetihlerine de katıldığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında Sultan Şücâüddîn adının birçok Alevi-Bektaşi nefesinde hürmetle yâdedildiğine bakarak onun bu zümre tarafından da önemli evliyadan sayıldığı tarihî bir vâkı'âdır.
Velâyetnâme-i Sultan Şücâüddîn'in yazım diline bakarak eserin XV. yüzyıla ait olduğunu, II. Murad'ın adı geçtiği yerlerde kendisinden yaşayan biri olarak bahsolunduğuna ve Fatih'in hiç anılmadığına dikkat edilirse, 1421- 1450 tarihleri arasında kaleme alındığını söylenebilir. Velâyetnâme-i Sultan Şücâüddîn, Sultan Şücâüddîn'in menkıbelerini içermektedir. Eser doğumdan ölüme kadar bir tercüme-i hâl niteliğinde değildir. Menkıbelere dikkat edilirse, merkez Seyitgazi olmak üzere, adı zikredilen yaşam alanının; Bursa, Kütahya, Manisa, Ankara dolaylarından ibaret bir bölgeyi kapsadığı görülür. Buraları, XVIII. yüzyıla kadar Anadolu'da Abdalların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdir.
Velayetnameye göre; Sultan Varlığı, bazen geyik oluyor, insanlara doğru yolu gösteriyor, bazen bir kaz olup suya dalıyor, Seyitgazi yakınlarında bir dağ kovuğunda yaşıyor, müridleriyle birlikte geziyordur.
Bu dönemde, "Dede, Şeyh, Ata, Baba vb." kimlikler o derece etkilidir ki yazılı veya yazılı olmayan efsanelerde bütün Anadolu'nun bunlar tarafından fethedildiğini görürüz. Efsane ve menkıbe geleneği bazı olayları daha detaylandırmış ve kişileştirmiştir. Örneğin, Timurlenk'i Anadoludan çıkaran kişi Şeyh Şüca'dır.
Velayetnâmede işlenen menkıbeye göre ; bir gün Acem erenlerinden Baba Hâkî adıyla meşhur biri abdallarıyla Sultan Şücâüddîn'e mürid olmak üzere Rum'a doğru yola koyulur. Yolları bir çöle düşer. Tam çölün ortasında ilerlerken ani bir fırtına çıkar, yönlerini şaşırırlar. Yorgunluktan ve ümitsizlikten tükenmiş bir haldeyken, birden yanlarında yorgun tavırlı bir geyik belirir. Dervişler onu yakalayıp yemek amacıyla boğazına bir kuşak bağlarlar. Ama geyik silkinip az öteye kaçar. Tekrar yakalarlar. Geyik yine kurtulur. Bu şekilde onunla uğraşırken bir köyün yanına kadar geldiklerinin farkına varırlar. O sırada kovaladıkları geyik kayboluverir. Bunu gören müridler ve Baba Hâkî, erenlerden birinin kendilerini kurtarmak için geyik donuna girerek böyle yaptığını anlarlar. Nice zaman sonra Rum'a gelip Sultan Şücâüddîn'e misafir olurlar. Yemekten sonra Sultan, Baba'ya başlarına geleni o söylemeden bir bir anlatır ve geyiği yakalamak için kullandıkları kuşağı çıkarıp önlerine atar. O zaman Baba Hâkî ve abdalları kendilerini çölde fırtınadan kurtaran ve köyün yolunu gösteren geyiğin Sultan Şücâüddîn olduğunu anlarlar ve topluca müridi olurlar. Bu menkıbede işlenen çok önemli bir olgu vardır ki o da, geyik şekline girmiş velîlerin yol göstericilikleridir. Geyikler, kendilerini avlamak, zarar vermek isteyenleri bile mistik yola götüren bir kılavuz rolündedirler.
Bunların yanında kuş şekline girme motifi de sıkça işlenen bir diğer olgudur. Bu motif en çok Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Velî'de göze çarpmaktadır.Hacı Bektaş, Horasan'a hücum edip Müslümanların mallarını yağmalayan ve Ahmed-i Yesevî'nin nefes oğlu Katbuddîn Haydar'ı esir alan kafir Bedahşan halkıyla savaşmaya şahin donunda gitmiştir. Bedahşan ülkesini zapdedip kafir halkı imana getirmiş ve onlara Kur'an okuyup namaz kılmasını öğretmiştir. İşinin sona erdiğine kanaat getirdikten sonra silkinip bir güvercin olmuş ve halkın gözü önünde Horasan'a uçup gitmiştir. Hacı Bektaş, Ahmed-i Yesevî tarafından icazetle Rum'a halife gönderildiğinde ise yine bir güvercin şeklinde Sulucakaraöyük'e inmiş ve bir taşın üstüne konmuştur. Burada önemli bir nokta şudur ki; Hacı Bektaş, savaşa giderken bir şahin, barış zamanlarında ise barış ve sükunet timsali olarak güvercin donuna girmesi dikkate değer bir olgudur. Yani O, yaptığı işin türüne göre don (şekil) değiştirmektedir.
Vilâyetnâme-i Sultan Şücâüddîn'de şöyle bir menkıbe anlatılır; Acem diyarından Rum'a gelerek Sultan'a mürid olan Baba Mecnun, zaman zaman onun velayetinden şüphe duymakta, fakat bunu içinde gizlemektedir. Bir ara topluca otururken Baba Mecnun aniden bir keçi olup melemeye başlar ve cemaatin ortasında gidip gelir. Bunun üzerine Sultan müridlerine keçinin başına bir tas su dökmelerini emreder. Dediği yapılınca Baba Mecnun yeniden insan haline döner ve gidip yerine oturur. Artık Sultan Şücâüddîn'in gerçek velî olduğunu anlamıştır. Anlatılan bu iki menkıbede insanın doğrudan doğruya bir hayvan donuna girmesi, üstelik bu işin bir lânet sonucu oluşması söz konusudur.
Külte konu edilen diğer önemli bir motif de havada uçma olgusudur. Bu konuda iki menkıbe mevcut olup bunlar da Vilâyetnâme-i Sultan Şücâüddîn'dedir. Bunlardan ilkine göre; bir gün Sultan müridleriyle otururken aniden vecde gelip herkesin gözü önünde bulunduğu yerden havalanarak göğe doğru yükselmiş ve bulutların üstüne çıkarak bir süre uçtuktan sonra yine yere inmiştir. İkinci menkıbe ise yukarıda da zikrettiğimiz gibi kendisine bir koyun vermeyi reddeden sürü sahibine kızarak havalanıp uçmuş ve bulutlara doğru yükselmiştir.
Balkanlardaki Alevilik üzerine yapılan çalışmaların tamamına yakınında burada yaşayan Aleviler, Bektaşi genel tanımlaması içinde değerlendirilmiş ve bu şekilde tanıtılmıştır.  Fakat dışarıdan yapılan bu tanımlamaların bölge gerçeği ile çok örtüştüğünü söylemek zordur.  Balkanlarda yaygın olarak Hacı Bektaş geleneğine bağlı gurupların baskın olarak bulunmasına rağmen, onların dışında da Ehli beyt yoluna bağlı olduğunu söyleyen farklı guruplarda bulunmakta olup,  bunların bir tanesi de Babailerdir. Babailer bu gün yoğun olarak Bulgaristan’da bulunmaktadırlar. Babailer, Balkanlardaki ilk Alevi gurubu olup, bölgeye yerleşmeleri de 13. yüzyıla kadar dayanmaktadır.
            Osmanlıların Balkanlarda ilk fetih ve yerleşme döneminde Alevi çevreden üç farklı gurup bu akınlara fiili olarak katılmıştır. Bunlar Babailer, Bektaşiler ve Ahiler’dir. Ahiler’in süreç içerisinde Bektaşi geleneği ile birleşmesi bu gurupların sayısını ikiye indirmiştir. Rumeli Aleviliğine rengini verip bunun günümüze kadar gelmesini sağlayan Babailer ve Bektaşilerdir.
Babailerde Bektaşilikte olduğu gibi tek bir piri ön plana çıkarmak yerine yörelere göre kutsadıkları kişinin değiştiği görülmektedir. Bunların üzerinde de Sarı Saltuk ve Şeyh Şüca ön plana çıkmaktadır. Haskova yöresi genellikle Haskova yakınlarındaki Otman Baba’nın adını anmakta, Razgrad ve Silistre yöresinde yaşayan Babai Alevileri Razgrad’da türbesi ve dergâhı bulunan Demir Baba ve Şumnu’daki Musa Baba’yı anmakta, Varna yöresi ise Balçıkta türbesi bulunan Akyazılı Sultan’a bağlı olup onun adını zikretmektedirler. Dobruca, Deliorman ve Romanya yöresi halkı Babadağ’ında bulunan Sarı Saltuk dergâhına bağlıdır.  Sarı Saltuk’ u kutsayan Babai gurupları dışta tutulursa, Otman Baba, Akyazılı İbrahim, Demir Baba ve Musa Baba’yı kutsayanların tamamı Eskişehir Seyit Gazi Arslanbeyli köyünde bulunan Şücaddin Veli dergâhına bağlanıp bu evliyanın silsilesinden el etek tutmaktadırlar.  Bektaşi geleneği ise Hacı Bektaş’a bağlı olmak üzere Hacı Bektaşi Veli’yi pir olarak kabul etmekle beraber bu çevrelerce Seyit Ali Sultan Abdal Musa’da kutsanan önemli şahsiyetler olarak görülmektedir. Melikof’un işaret ettiği gibi her iki ekolün de kendini Selçuklu dönemi Babai hareketinin hatıralarında birleştirdiği görülmektedir. Kendi köklerini Babai hareketine götüren bu gurupların ayrışmalarının ne zaman olduğu hakkında kesin bir şey söylemek mümkün olmamasına rağmen bunun oldukça eski bir tarihe rastladığını söylemek mümkündür.
Romanya'da bir kısım Babailerin el aldıkları merkez Şücaüddin Ocağıdır. Mürşidleri Romanyadan gelip buradaki Pîr evinden inabe almadıkça secde edilmeye layık bir kişi (mescûd) olamazlar. Yörükan, Büyük Yayla Köyünde Bulgaristandan gelme Alevi muhacirlerin oturduğunu, bunlara Çelebi Alevileri, Şücaüddin Ocaklıları, Seyyid Battal Gazi'deki Bektaşi Babasının hulûl etmeye çalıştığını ancak her birinin buna karşı çıkarak izin vermediklerini, ayrıca Otman Baba Pîr Evinden de Şücaüddin'e süreklerin geldiğini belirtmektedir.
 
Not: Pazar günü Şücaaddin Veli’yi anma etkinliği var. Seyitgazi Arslanbeyli’deki tören öncesi konunun uzmanı olan Doç. Dr. Yağmur Say’dan istediğim ‘bilgi notunu’ sizlerle paylaşmak istedim.
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat