İlm-ül siyaset

2 Ocak 2017 09:26
A
a
Kan ve gözyaşının hiç eksilmediği, nice ocakların tam ortasına düşen ateşin yüreklerimizi dağladığı koca bir yılı geride bıraktık…
İçeride ve dışarıda ihanetin en büyüğünü gördük…
Asırlardır bir arada yaşayan, etle tırnak gibi olmuş bir ulusun bireyleri olarak etnik ve mezhepsel bölünmenin provalarına tanık olduk…
Dilimizin döndüğü, yüreğimizin yettiği kadar köşemizden haykırdık. Bu ülkenin harcı, çimentosu Mustafa Kemal Atatürk ve onun devrimleri ve ilkeleridir dedik…
Ne mutlu ki; her türlü provokasyona, onca desise ve ihanet çemberine rağmen emperyalizmin karanlık emellerine yiğitçe direnen aydınlık bir zümre var…
Bu ulus, en çaresiz olduğu yıllarda, fakr-u zaruret içindeyken dahi diz çökmemiş, Çanakkale’de, İnönü’de, Sakarya’da, Kocatepe’de destan yazarak emperyalizmin zincirlerini kırmıştır…
                                                     ***
 Bu yaşlı Dünya, Hitler gibi, Mussolini gibi, Saddam gibi ülkesini felakete sürükleyen çılgın diktatörlerde gördü. Mustafa Kemal Atatürk, Fidel Castro, Hugo Chavez gibi halkını parya olmaktan kurtaran büyük liderler de gördü…
                                                     ***
2017 yılını herkes gibi ben de umutla karşılamak istiyorum.
Yalnız ve çilekeş ülkem artık huzuru bulsun istiyorum. Kan ve gözyaşı dinsin istiyorum. Barış ve özgürlük rüzgârları yalnız ülkemde değil bütün dünyada olanca gücüyle essin istiyorum…
Bunun için de şahin olmayan, barışı savunan hümanist, güçlü, dirayetli ve “İlm-ül siyasetin” doktorasını yapmış yöneticilere ihtiyaç olduğunu biliyorum…
Kaba kuvvet ve güç gösterileri usta devlet adamlarının siyasi manevralarıyla günümüzde masum bir eylem olarak gösterilebiliyor… Çünkü Dünya giderek usta siyasetçilerin manevra alanı haline geldi.                                 2017’ye madem umutla bakıyoruz, madem acıları geride bırakıp beyaz bir sayfa açmak istiyoruz, o zaman 2016’yı tarihin çöplüğüne atarak “İlm-ül siyaset”in ne anlama geldiğini şu kısa anekdotla paylaşayım:
                                                     ***
Eski devirlerde bir genç, medreseden mezun olurken hocasıyla aralarında şu konuşma geçer:
- Evlat, artık öğreneceklerini öğrendin ve mezun oluyorsun. Şimdi medreseden ayrılabilir, kendini yollara vurabilir ve öğrendiklerini herkesle paylaşabilirsin. Ancak ben sana medresede bir yıl daha kalmanı ve İlm- ül siyaseti” de öğrenmeni tavsiye ederim.
- Hayır, Hocam! Bilgimi bir an önce halk ile paylaşmak isterim.
- Eh o zaman, yolun açık olsun…
Genç yollara düşer, bir köye varır. Öğle namazını eda eden köylüye katılır. Lakin imamın uygulamasındaki çarpıklıklar gözünden kaçmaz ve namaz sonrası cemaate şu konuşmayı yapar:
- Ey cemaat! Siz yıllardır yanlış ibadet ediyorsunuz. Bu imam size hep yanlış namaz kıldırmış, onca rekât heba oldu!
 Sözlerini bitirmesiyle birlikte gencin üzerine çullanan cemaat onu konuşamayacak hale gelince kadar döver…  
Üç ay tedavi gören genç iyileşir ve tekrar medreseye giderek hocasını bulur ve ona tavsiyesini dinlemediği için üzgün olduğunu belirterek ilm-ül siyaseti öğrenmek istediğini söyler…
Bir yıl sonra o dersten de icazet alır ve yollara düşer. Aynı köye varır, yine aynı cemaat ile namaza durur...
İmam aynı imamdır.  Cemaat aynı cemaat, yanlışlar yine aynı. Ancak genç aynı genç değildir. Namaz biter ve şu konuşmayı yapar:
- Ey cemaat! Ben şunca yıl medresede okudum. Şunca il, memleket gezdim. Şunca ulu ermiş gördüm. Ama bu sizin imamınız kadar bilgilisini, ulusunu, nur yüzlüsünü hiç bir yerde göremedim.                       Kanaatim odur ki, onun sakalından bir kıl koparanın değil kendi, yedi ceddi cennetliktir!
Gencin sözlerini bitirmesiyle beraber harekete geçen halk kaçmaya başlayan imamı yakalar ve özünde iyi niyet yatan sakal koparma eylemi sonunda linç eder...
Böylece bu ulu (!) imamın yerine geçen genç medresedeki “İlm-ül siyaset dersinden ötürü hocasını uzun yıllar hayır duasıyla anarak yaşar…
“Barış, huzur ve özgürlüklerin egemen olduğu nice mutlu yıllara…”
 
 
SİZİN SESİNİZ
 
Benim oğlum neden öldü?
 
Uzun yıllar önce bu başlıkla bir yazı yazmışım. Özet olarak da şunlara değinmişim…
“Zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir” türküsünü bilir misiniz? Alınmanıza gerek yok beyler, bu türkü size tepki olarak bestelenmedi merak etmeyin! Bu türkü Osmanlı döneminden bu yana Anadolu’nun masum insanlarının yazgısının sadece türküye dönüşmüş simgelerinden bir tanesidir. Yani 200 yıl önce de durum pek farklı değilmiş bu coğrafyada. Şimdilerde de bedelini ödeyenler, askerliğin A’sını bile yaşamadan son günlerin en sevilen türküsünü koro halinde söylüyorlar; “on dönüm bostan, yan gel Osman”…
 
 
OZANCA
 
Yemen yolu çukurdandır
Karavana bakırdandır
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir.
 
 
Tarlalarda biter kamış
Uzar gider vermez yemiş
Şol Yemen'de can verenler
Biri Memet biri Memiş...
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat

Osman Usta
REPUBLIC